Kategori: Yurdun 11’i

  • Hayri Kozanoğlu : Enflasyonun kaleleri

    Hayri Kozanoğlu : Enflasyonun kaleleri

    Son zamanlarda piyasacı ekonomi yorumcuları büyük bir sitayişle Arjantin programından söz ediyor, mart ayında bütçe fazlası verilmesini Türkiye’ye örnek gösteriyor. O nedenle her iki ülkeyi benzerlikleriyle ve farklılıklarıyla karşılaştırmakta yarar bulunuyor.

    G-20 ülkeleri arasında en yüksek enflasyon oranına sahip iki ülke bilindiği gibi Arjantin ve Türkiye. Her iki ülkede de 2023’te haşin bir kemer sıkma programı başlatıldı. 2023 Aralık’ta, elinde testeresiyle kamunun ekonomideki ağırlığını azaltmaya, pesoyu atıp ABD dolarına geçmeye söz veren fanatik piyasacı Javier Milei cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu. Bizde de 2023 Mayıs seçimleri sonrası Hazine ve Maliye Bakanlığı’na atanan Mehmet Şimşek enflasyonu düşürme vaadiyle bir ekonomik istikrar önlemleri uygulamaya koyuldu. Ancak, yaklaşan 31 Mart 2024 yerel seçimleri nedeniyle Şimşek’in programının en can acıtıcı ögeleri seçim sonrasına bırakıldı.

    2001’DEKİ BENZER TARTIŞMALAR

    Son zamanlarda birtakım piyasacı ekonomi yorumcuları büyük bir sitayişle Arjantin programından söz ediyor, Mart ayında bütçe fazlası verilmesini Türkiye’ye örnek gösteriyor. O nedenle her iki ülkeyi benzerlikleriyle ve farklılıklarıyla karşılaştırmakta yarar bulunuyor.

    Ama isterseniz önce bir 2001’e uzanalım, o günlerde de böyle karşılaştırmalar yapıldığını hatırlayalım. O dönemlerde Arjantin’de “para kurulu” diye adlandırılan Konvertibilite Planı ile  “1 peso = 1 dolar” formülüne göre yerel paranın değeri sabitlenmişti. Yabancı yatırımcılara devalüasyon tehlikesinden uzak “doldur-boşalt” olanağı tanınmıştı. Böylelikle enflasyon kontrol altına alındı, hızlı bir büyüme de sağlandı. Ama zaman içinde ABD ile Arjantin arasında birikimli enflasyon farkı artınca güven sarsıldı, yabancı para sermaye çıkışı başladı, yabancılara döviz verince piyasadan peso çekilmek zorunda kalındı, likidite kurudu ve sistem çöktü. Arka arkaya devlet başkanları değişti, yoksulluktan bunalan halk sokaklarda barikatlar kurdu, ülkede adeta “devrimci durum” ortaya çıktı. Mayıs 2023’te sol Peronist denebilecek Nestor Kirchner’in göreve gelmesiyle,

    Hayri Kozanoğlu’nun yazısının devamı

  • Kaan Sezyum : Damlaya damlaya evi su bastı

    Kaan Sezyum : Damlaya damlaya evi su bastı

    Güzel tasarruf yaptık. Ama çok güzel oldu. Bir anda geçiş garantili otoyollara, hasta garantili hastanelere, uçak garantili havaalanlarına ve bunların bütçeden vantuzladığı milyarlara ket çekildi. Bir anda oldu her şey, her şey bir anda. Bir anda kaç tane bile olduğunu bilmediğimiz makam uçakları satıldı, dev şirketlere sağlanan vergi afları iptal edildi, vergilendirmeye yeni bir boyut getirildi, kaçağın önüne geçildi.

    Yıllardır gördüğümüz, tanık olduğumuz israfın birden musluğu kapandı. Ülkenin her yanına yapılan, koylara, dağlara, tepelere inşa edilen saraylardan geri dönüldü. Oldu mu oldu, oldu, yeterince inanırsanız bir gün siz de şirinleri görebilirsiniz. Şirinbaba sabahtan akşama bütün paraları çılgınlar gibi ezerken, aniden tasarruf freni babayı bile şaşırttı. Gargamel desen perişan durumda. Kedisinin ıslak mama bütçesi kuru mamaya çevrildi. Kedi kumunda ise büyük gelişmeler var. Artık kendi kedi kumumuzu çıkartıyoruz. Ülkenin her yerinde kedi kumu rezervleri bulundu artık dışarıya bağımlı değiliz…

    Zaten şu geçtiğimiz yirmi yılda tam belimizi doğrultuyorduk ki, aniden yüzyılın felaketi maalesef bizi vurdu. Japonları ya da tedbirlerini alan ülkeleri filan hiç vurmuyor bu felaketler ama dış güçler yine felaketleri üzerimize saldılar. Memleket üç tarafı denizler, altı tarafı çetelerle çevrili bir zar gibi atılmaya başladı. Gıda enflasyonu deseniz o da zaten full dış güç. Dünyada bizden sonra gelen en yüksek gıda enflasyonun 9-10 katıyız. Grafiklere sığmıyoruz, taşıyoruz. Zaten bir grafikte bizim ülkeyi bulmanın en kolay yolu çok uzun süredir ya grafiğin en tepesine ya da en dibine bakmak… Olan yine garibana oluyor, değişen isimler dışında mekanizmanın zerre değişmemesi bizi yordukça yoruyor. Ekmekle bile beslenmenin lüks olduğu günler önümüzdeyken, hep beraber deliği kalmamış kemerlerimize yeni delikler açacak gücümüz bile kalmadı artık neredeyse. Beslenmenin ve doymanın lüks olduğu muhteşem bir çağa hoş geldiniz.

    Bir yandan neredeyse artık fosilleşmiş, mumyalaşmış zihniyetlerin yönetmeye çalıştığı ama batırdıkça batırdığı bir gerçeklik… Bitmeyen şatafat ve limitsiz itibarın tatsız ve çakarlı ışıltısı ülkenin pek bir yerini de aydınlatamıyor. Mum dibini aydınlatmaz tabii ama dibimiz zaten karanlıktaydı, kimsenin de aydınlatmaya niyeti yoktu. Giderayak, ülkeyi dünyadan ve gerçeklikten kopartmak adına, beğenmediğimiz ve onaylamadığımız her şeyi ve her davranışı ısrarla yasaklamaya, anayasaya ve evrensel kurallara uymadığımız kaliteli bir yaşamın içindeyiz. Yapmadığınız belgeselden ötürü bile tutuklanabiliyorsunuz. Çünkü ülkemizi sevmiyorsunuz.

    Kaan Sezyum’un yazısının devamı

     

  • ANKA EKONOMİ KOORDİNATÖRÜ ERDAL SAĞLAM’IN KALEMİNDEN HAFTALIK EKONOMİ ANALİZİ

    ANKA EKONOMİ KOORDİNATÖRÜ ERDAL SAĞLAM’IN KALEMİNDEN HAFTALIK EKONOMİ ANALİZİ

    Uygulanan ekonomik programda yeni bir aşamaya geliniyor. Pazartesi günü kamu harcamalarında yapılacak tasarrufların detayı açıklanacak. Bu tasarruf önlemlerinin halktan kabul görecek önlemler olabilmesi çok zor; çünkü simgesel önemi olan bazı kalemlerin tedbirler içerisinde yer alması beklenmiyor.

    Geçen yıl Haziran’dan itibaren uygulanan sıkı para politikası, son iki aydır olumlu sonuçlarını vermeye başladı. Ancak buna rağmen programın inandırıcılığı hala sorgulanıyor. Piyasalarda enflasyon hedefi konusunda belirli bir aşama kaydedilirken, halkın programa ve enflasyonun kalıcı biçimde düşeceğine ilişkin inanç, henüz oluşturulabilmiş değil.

    Piyasa beklentileri yılsonunda enflasyonun yüzde 43 seviyelerine inebileceğini gösteriyor. Bu beklentilerin önümüzdeki dönem, adım adım düşmesi bekleniyor. Buna karşılık geçtiğimiz hafta yayımlanan Koç Üniversitesi ile Konda’nın ortak çalışmasında, halkın enflasyonla ilgili beklentilerinin hala yılsonu için yüzde 100 civarında olduğu ortaya çıktı. Bu çalışma aynı zamanda bize dar gelirlilerin enflasyon beklentisi çok daha yüksek iken, gelir artıkça enflasyon beklentisinin geriye geldiğini de gösterdi. Yani bir anlamda “hissedilen enflasyon” denebilecek anket sonuçları, halkın çok geniş bir kesiminin hem resmi enflasyon rakamlarına güvenmediğini, hem de yoksulların ağırlık harcaması olan gıda enflasyonundaki beklentinin çok yüksek olduğunu gösteriyor.

    Piyasa beklentilerin düzelmeye başlaması, bir süredir kurların sabit gitmesi, faizlerin çok yükselmesi ve ülkeye sıcak para da olsa döviz girişinin hızlanmasından kaynaklanıyor. Bu gidişatın enflasyonu parasal tedbirlerle bir yere kadar düşüreceği inancı yaratıyor.

    Ancak para yönetiminin, programın olumlu sonuçlarını yönetmekte, özellikle hızlı giren döviz nedeniyle, TL likidite yönetimini yapmakta artık zorlandığı da görülüyor. İşte bu nedenle enflasyonla mücadelede parasal tedbirlerin yanında artık mali tedbirlerin de devreye girmesi aciliyet kazanmış durumda. Çünkü mali tedbirlerle yapılacak tasarruf ve gelir artışı, parasal yönetimin çok daha esnek ve sağlıklı biçimde yapılmasını beraberinde getirecek.

    Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek göreve geldiğinden bu yana, parasal politikaların yanında mali tedbirlerin geleceğini, enflasyonla mücadelede mali açıdan büyük destek verileceğini söylüyor. Bu kapsamda da geçen yıldan bu yana kamuda tasarrufun önemine değiniyor ve hem yatırımlarda hem cari harcamalarda tasarruf yapılması gerektiğini tekrarlıyor. Bununla birlikte, haklı olarak, halkın programa güvenini sağlamak için, kamu dahil herkesin üzerine düşen fedakarlığı yapacağının görülmesi gerektiğinin altını çiziyor.

    SİMGESEL TASARRUF KALEMLERİ

    Enflasyonun artış sürecinde halkın çok geniş bir kesimi yoksullaştı. Yoksul kesimlerin durumu iyice ağırlaşırken, orta direğin de yok olduğunu, uzun zamandır konuşuyoruz. İşte bu nedenle, enflasyonla mücadelenin çıkaracağı faturanın da yoksul kesimleri ağır biçimde etkilemesi kaçınılmaz olacak. Bu kapsamda halkın, “sadece ben değil herkes fedakarlık ediyor” diyebileceği bir geniş yelpazeli tasarruf tedbirlerinin devreye sokulması büyük önem taşıyor.

    Piyasalar alınacak tasarruf tedbirlerine “bütçede ne kadar iyileşme sağlayacak” diye bakacaklar ama halk daha çok “kimin, ne kadar tasarruf yaptığına” bakacak. AKP’nin son seçimlerde başarısız olmasının nedenleri arasında, kamu gücünü kullananların aşırı harcamalarının önemli rol oynadığı saptaması AKP’liler tarafından bile kabul ediliyor. O nedenle kamu gücünü kullananların yapacağı tasarruflar, halkın rızasının oluşturulmasında önemli rol oynayacak.

    Örneğin, dakika başına harcama rakamlarının hesap edildiği Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın harcamalarının da tasarruf kapsamına girip girmeyeceği önemli olacak. Bunun yanında devleti yönetenlerin her yere çok geniş konvoylarla gitmesi, hediyeler dağıtması, gösterişli düzenlemeler organize edilmesi yoksullaşan halkın ve çok geniş toplum kesimlerinin gözüne batıp, tepki topladığı artık biliniyor. İşte kamuda tasarrufun Cumhurbaşkanlığı Sarayının harcamalarında, gösterişli konvoylarda tasarruf yapılıp yapılmayacağı, geniş toplum kesimleri tarafından dikkatle izlenecektir.

    Pazartesi günü açıklanacak pakette bürokratik sistemde ve kamu dairelerinde yapılacak otomobil, toplantı, kırtasiye, bina tasarrufları olacağını biliyoruz. Ancak bunun yanında Bakan Şimşek, kamu yatırımlarında, aciliyeti olanların dışında, yatırımlarda büyük ölçüde dondurma işleminin yapılacağını söylemişti. Bu noktada durdurulacak kamu yatırımlarının Pazartesi açıklanıp açıklanmayacağı, hangi yatırımların dondurulacağı da dikkatle izlenen tasarruf kalemleri olacak. Örneğin Devlet Malzeme Ofisi’nin yüksek fiyatla olduğu bilinen alımlarına, savunma sanayi alımlarına el atılacak mı, bu alımlarda kısıntıya gidilecek mi, bunu şimdiden bilemiyoruz.

    Açıklanacak tedbirlerin ne kadar tasarruf sağlayacağı, mali alanda yapılacak kesintilerin enflasyonla mücadeleye vereceği katkı elbette çok önemli. Ancak gelinen noktada açıklanacak tedbirlerin, yoksullaşan halkın vicdanında nasıl bir etki yaratacağı da, o kadar önemli olacak. O nedenle herkesin tasarruf yaptığını, fedakarlığı paylaştığını gösterecek simgesel kalemlerin pakette yer alması gerekiyor.

  • Timur Soykan : 16 SUÇTAN ARANIYORDU AMA…

    Timur Soykan : 16 SUÇTAN ARANIYORDU AMA…

    Sinan Ateş iddianamesi, önemli failleri karanlıkta bıraksa bile devletteki ortakları gözler önüne seriyor. Cinayetin her aşamasında devletin kapalı sistemlerindeki bilgiler kullanılıyor. Ateş’in cep telefonu sinyal bilgilerini, adres ve plaka kayıtlarını, uçuş bilgilerini devletin içindeki ortakları örgüte iletiliyor. Bu bilgiler güvende değilse hiçbirimiz güvende değiliz.

    Eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı ve Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Sinan Ateş, 30 Aralık 2022’de Ankara’nın göbeği Çukurambar’da öldürüldü. Siyasi cinayeti ne Cumhurbaşkanı Erdoğan ne de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli kınadı. Defalarca soruşturmayı yürüten savcılar değiştirildi, siyasi müdahaleler gündeme geldi. Türkiye’de iktidarın talimatıyla işleyen yargı, iddianameyi yazmak için 2023 genel seçimlerinin ve 2024 yerel seçimlerinin tamamlanmasını bekledi. Kamuoyuna yansıyan delillerin sansürlendiği, cinayet nedeninin yazılmadığı iddianamede bile onlarca skandal var.

    16 SUÇTAN ARANIYORDU AMA…

    Sinan Ateş’i öldürme görevi verilen İstanbul Maltepe merkezli çetenin mensupları, firari olmalarına karşın yakalanmıyor. Adeta cinayet için elde tutuluyorlar. Torbacı çetenin lideri ‘Dodo’ lakaplı Doğukan Çep, 11 yıl önce Maltepe Gülsuyu’nda uyuşturucu çetelerine karşı yürüyüş yapan gençlere ateş açmış, Hasan Ferit Gedik’i öldürmüştü. İki yıl bile hapis yatmadı. 2018 yılında 35 yıl hüküm giydi. Sinan Ateş cinayeti nedeniyle yakalandıktan sonra polis ona şu soruyu sordu:  “Epey uzun bir zamandır 16 ayrı suçtan aranıyorsunuz, bu süre zarfında neler yaptınız, nerelere gittiniz?”

    Yani Doğukan Çep, 16 suçtan aranmasına karşın İstanbul’da elini kolunu sallayarak gezmiş. Doğukan Çep bu soruya verdiği yanıtta “Firar olduğum zamanda hep İstanbul’daydım, üzerimde kimliğim hiç olmadı, herhangi bir düzenim de olmadı. Çekmeköy’deki polislerin bastığı ikametimde kalıyordum” dedi. Ayrıca Alemdağ’da bir sitede kaldığı da belirlendi. 1877 Alemdağspor Kulübü’nün binasında vakit geçiriyordu. Hatta Kocaeli’ndeki bir otele para tahsilatı için silahlı bir baskın düzenleyip ateş açmıştı.

    Doğukan Çep suikasttaki en kilit isimlerden. 

    POLİS KONTROLÜNDE BIRAKILDILAR

    Doğukan Çep’ten talimat alan ve Sinan Ateş’i öldüren tetikçi Eray Özyağcı ise farklı suçlardan hükümlüydü, 3 yıldır firariydi. Doğukan Çep ile birlikte mekânlarda cirit atıyorlardı. Otel baskınında o da vardı.

    Sürekli onları taşıyan ve Alemdağ’daki bir durağa bağlı olan iki taksicinin iddianamedeki ifadeleri dikkat çekti.

    Sinan Ateş cinayetine yardım suçundan yargılanan taksici Caner Günay şöyle dedi:

    Timur Soykan’ın yazısının devamı

     

  • Aziz Çelik : Enflasyon halkın soyulmasıdır!

    Aziz Çelik : Enflasyon halkın soyulmasıdır!

    Pahalılık en önemli toplumsal sorun. Enflasyon, emme-basma tulumba gibi halktan alıyor zenginlere aktarıyor. Pahalılığın önemli sebeplerinden biri enflasyonun hatalı ölçümüdür. TÜİK hem hatalı enflasyon oranları açıklıyor hem de yargı kararlarına rağmen bilgi saklıyor.

    Ülkemizin en önemli sorunu pahalılıktır. Bunun asıl sebebi ise yüksek enflasyondur. Emek gelirlerinin (ücretler, maaşlar, aylıklar) enflasyonun çok gerisinde kalması nedeniyle pahalılık daha da şiddetli bir hâl alıyor. Öte yandan yüksek enflasyonun kendisi fiyatlama davranışını bozuyor ve fırsatçılığa yol açıyor. Sermaye gelirleri veya şirket kârları enflasyondan korunmakla kalmıyor, enflasyonun en önemli sebebi oluyor. Bu durum gelir bölüşümünü daha da bozuyor.

    Tanıdığımın en iyi işçi eğitimcilerinden biri olan iktisatçı Tevfik Çavdar (1931-2012) “Enflasyon bir emme basma tulumba gibidir. Halktan alır sermayeye aktarır” derdi. Pahalılık en çok emekçi sınıfları etkiler. Onların gelirleri sabittir, belirli dönemlerde artar. Fiyatlar ise piyasaya serbestçe yükselir. Daha yalın söyleyeyim: Enflasyon halkın soyulmasıdır.

    Bu durum önümüzdeki temmuz ayında da devam edecek. Nisan ayı resmi enflasyon oranları açıklandı. Yıllık enflasyon yüzde 70’e, dört aylık enflasyon yüzde 20’ye dayandı. Temmuz 2024’te açıklanacak 6 aylık resmi enflasyon emek gelirleri için büyük önem taşıyor. Asgari ücretin artırılmayacağı söyleniyor. Bu durum diğer ücretlerin de artmayacağı ve alım gücünün eriyeceği anlamına geliyor.

    Emekliler ve kamu görevlileri (memurlar) ise açıklanacak resmi enflasyona göre zam alacak. “Enflasyona göre” ifadesi “enflasyon kadar” anlamına bile gelmiyor. Kamu görevlileri ve onların emeklileri yürürlükteki tuhaf toplu sözleşme hükmü gereği resmi enflasyonun yaklaşık yüzde 5 kadar altında zam alacak. Diğer emeklilerin durumu ise meçhul! Enflasyon oranı emeklilerin kök aylıklarına uygulanacağı için 10 bin TL tutarındaki fiili en düşük aylık artırılmazsa emeklilerin bir bölümünün resmi enflasyon kadar bile zam alması mümkün değil.

    TÜİK’E GÜVENSİZLİK!

    TÜİK tarafından açıklanan enflasyona; tartışmalı yönleri, müdahaleye açık olması ve hakkındaki yaygın şaibe nedeniyle “resmi enflasyon” diyorum. Resmi enflasyon şu veya bu ölçüde hükümet müdahalesiyle yönlendirilmiş bir enflasyon oranıdır. TÜİK özerk ve bilimsel esaslara dayalı şeffaf bir enflasyon oranı açıklamadığı sürece TÜİK enflasyonuna “resmi enflasyon” diyeceğim. Resmi enflasyon halkın enflasyonu değil!

    TÜİK verilerine güvensizliğin hem sokakta hem de farklı yaklaşımlara sahip bilim insanları ile sendikalar ve toplumsal örgütler arasında yaygın olduğu görülüyor. TÜİK Türkiye’nin en az güvenilir kamu kurumlarından biri. 2022’de yapılan bir araştırmaya göre TÜİK’e güven oranı yüzde 30 gibi oldukça düşük bir düzeyde kalmıştı. Muhtemelen son iki yılda bu güven daha da düşmüştür.

    TÜİK adeta ülkenin en büyük işverenidir. Emek gelirlerinin neredeyse tamamı TÜİK tarafından açıklanan TÜFE oranları esas alınarak saptanıyor. TÜİK’in enflasyonu düşük hesaplaması ve milyonlarca çalışanın ve emeklinin gelirlerinin güdümlü resmi enflasyona göre belirlenmesi yoksullaşmaya yol açıyor.

    Aziz Çelik’in yazısının devamı

  • Emre Kongar : Yumuşama aldatmacası

    Emre Kongar : Yumuşama aldatmacası

    Ağır bir grip ve tam bir ses kaybı yaşadığım hastalık döneminde, konuşma, gezme ve yazıp çizme imkânım olmadı ama bu nedenle, olayları ve kamuoyunun tepkilerini yattığım yerden sürekli olarak daha derinliğine ve genişliğine izlemek olanağına kavuştum.

    ***

    Erdoğan, “Türk siyasetinde yumuşama sürecini başlatalım istiyorum” demiş.

    Siyasetteki gerginlik, 22 yıldır bu toplumun temellerini kemiriyor, rejimi değiştiriyor, ahlakını bozuyor, insanları hapse mahkûm ediyor, herkesi yoksullaştırıyor!

    Hiç kimse benim kadar siyasal gerginliğin toplumu tahrip edici etkilerinden şikâyet edemez.

    Keşke Erdoğan’ın bu sözleri gerçeği yansıtıyor olsa.

    Ama hiç de öyle olduğunu sanmıyorum.

    Çünkü kamuoyunda oluşan yargılar çok farklı.

    ***

    Kamuoyunda “Hangi Erdoğan bunu söylüyor” sorusuna verilen yanıtlar, özet olarak şöyle:

    1) Toplumu bölmek, ayrıştırmak, kişi ve grupları düşmanlaştırmak, insanlarla kavga etmek, onlara hakaret etmek strateji ve taktiklerini, siyasetinin ve iktidarının temeli yapan, 22 yıldır toplumsal değerlerimizin, barış içinde birlikte yaşama kültürümüzün yozlaştırılmasına yol açan…

    2) Yasalara aykırı olarak verilmiş olan geçersiz oyları da saydırarak Anayasa’yı değiştiren, Parlamenter Demokrasiyi “Şahsım Devletine” dönüştüren, bu rejim darbesini “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyerek ilan eden, böylece Cumhuriyet’in “Demokratik, Laik ve Sosyal Hukuk Devleti” niteliklerini zedeleyen…

    3) Kendisini eleştirenlere ya da muhaliflerine aşağıdaki sözlerle hakaret eden… “Adi, ahlaksız, affedersin Ermeni, alçak, ananı da al git, (bunlar) ateist, cibilliyetsiz, çapulcu, çakal, çamur, çürük, edep fukarası, edepsiz, eşkıya, gafil, geri zekâlı, haysiyet fukarası, haysiyetsiz, imansız, iki ayyaş, İsrail dölü, kan emici, kitapsız (dinsiz anlamında), (bunlar) komünist, mankafa, namert, namussuz, onursuz, ölü sevici, rezil, sanatçı müsveddesi, sefil, şerefsiz, soysuz, sürtük, terörist, tezek, vampir, virüs, yalaka, (bunlar) Zerdüşt, zürriyetsiz.”

    4) Yargı mekanizmasını kendisine bağlayarak Hukuk Devleti’ni ve ülkedeki Adalet duygusunu yok eden, yargı bağımsızlığını yaralayan, haksız ve hukuksuz davalarla insanları hapiste çürüten…

    5) Meclis’i işlevsiz bırakan…

    6) Tarafsızlık yemini ettiği halde, sürekli olarak taraflı davranan…

    7) Gerek iç ve gerekse dış politikada çok hızlı karar değiştiren ve birbirine zıt uygulamalara imza atan…

    8) Milli Eğitim’i dinselleştirip dogmatikleştirerek çağdaşlıktan uzaklaştıran ve çocuklarımızın geleceklerini karartan…

    9) İzlediği ekonomik ve mali politika ile geniş kitleleri, özellikle de emekli ve emekçileri yoksullaştıran…

    10) Kendilerine oy vermeyen belediyelerdeki halkın hizmet alamayacağını belirten…

    11) İfade özgürlüğüne sınırlama ve kısıtlamalar getiren, Demokratik Toplum Örgütü Liderlerini, gazeteci ve yazarları baskı altına alan, hatta hapse atan…

    AKP’nin Genel Başkanı Erdoğan!

    ***

    Kamuoyunda, “Bu yumuşama söyleminin arkasında bir ‘Yeni Anayasa’ tartışması başlatmak ve böylece ikinci sıraya düşen partinin iktidar ömrünü uzatmak tuzağı yatmaktadır” izlenimi hâkim.

    Emre Kongar’ın yazısının devamı

  • Marmaris’te tatil yapan baronu, Brezilya haber vermiş

    Marmaris’te tatil yapan baronu, Brezilya haber vermiş

    Uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı suçundan iki Kırmızı Bülten’le aranan Brezilyalı uyuşturucu baronunun Marmaris’te tatil yaptığı Brezilya kaynakları sayesinde ortaya çıktı. Ayrıntıları aktaran gazeteci İsmail Saymaz, “Brezilya haber vermese, 64 yaşındaki baron Türkiye’de cennet hayatı yaşayacaktı” ifadelerini kullandı.

    İsmail Saymaz: Marmaris’te tatil yapan baronu bize Brezilya haber vermiş

    Fotoğraf: Sözcü Gazetesi

    Gazeteci İsmail Saymaz, uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı suçundan iki Kırmızı Bülten’le aranan Waleed İssa Ahmad Khamees’in yakalanmasına ilişkin ayrıntıları yazdı.

    Khamees’in Marmaris’te tatil yaptığının Brezilya’nın haber vermesiyle öğrenildiğini aktaran Saymaz, “Haber verilmese  64 yaşındaki baron Türkiye’de cennet hayatı yaşayacaktı” ifadelerini kullandı.

    Saymaz’ın bugün yayımlanan yazısında aktardığına göre; 17 Temmuz 2020’de Brezilya İnterpolü, Khamees’in yabancı uyruklu kız arkadaşıyla Marmaris’te kaldığı oteli Türkiye’ye bildirerek, yakalanıp iade edilmesini istedi.

    Emniyet 22 Temmuz 2020’de Khamees’in kaldığı otelde ve aracında arama yaptı. Khamees, “Ben o değilim” dedi. Adının Robert Sekeres olduğunu söyledi. Pasaportunu gösterdi.

    Fakat üzerinden Brezilya, Ürdün, Filistin ve Sırbistan kimlikleri de çıktı.

    Alınan parmak izi Kırmızı Bülten’deki parmak izleriyle eşleşti.

    Resmi evrakta sahtecilikten gözaltına alınan Khamees, ifadesinde, Sırp uyruklu olduğunu, Brezilya’ya sekiz yıl önce turist olarak gidip 10 gün kaldığını ve Kırmızı Bülten’den haberi olmadığını ileri sürdü.

    İKİ KIRMIZI BÜLTEN

    Saymaz’ın yazısının devamında şu ifadeler yer aldı:

    “Dosyaya göre Khamees hakkında 2018 ve 2020 yıllarına ait iki Kırmızı Bülten var.

    İlk bültende, İtalya’daki suç örgütleriyle irtibatının bulunduğu, uluslararası uyuşturucu madde ticaretine karıştığı öne sürülüyor. Brezilya’da tutuklanan M.J. adlı baronun tahliyesi için çabaladığı ileri sürülüyor. Bu suçtan üç yıl sekiz aya kadar hapsi isteniyor.

    İkinci Kırmızı Bülten’de ise 545 kilogram kokain bulundurmaktan 19 yıl altı gün hapis cezasına çarptırıldığı ifade ediliyor.

    NASIL İKAMET İZNİ ALDI?

    Khamees’in Brezilya’dan kaçarak, Robert Sekeres adıyla sahte Sırp pasaportu temin ettiği ve Türkiye’ye geldiği anlaşılıyor.

    Kırmızı Bülten’le aranırken ikamet izni almış. Ve nasıl mümkün olmuşsa, parmak izinden yakalanmamış!

    İstanbul’da ‘Jakarta Export Tekstil Gayrimenkul Danışmanlığı Limited Şirketi’ni kurmuş.

    BİR KOSOVALI, BİR FİLİSTİNLİ

    Khamees, resmi belgede sahtecilikten sevk edildiği İstanbul 7. Sulh Ceza Mahkemesi’nce adli kontrolle serbest bırakıldı.

    İade yargılaması İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 4 Eylül 2020’de başladı.

    Duruşmada “Türkiye’de kalmak istiyorum. Suçsuzum. Çalışmak amacıyla geldim. Müslümanım” dedi.

    O gün tutuklanarak, Maltepe 3 No’lu L Tipi Cezaevi’ne kondu.

    Avukatı Ali Cem Alıcı, itiraz dilekçesinde, Brezilya ile Türkiye arasında suçluların iadesi anlaşmasının olmadığını vurgulayarak, “Kaldı ki Brezilya, FETÖ sanıklarını Türkiye’ye iade etmeyip ısrarla mütekabiliyet esasını ihlal etmektedir” dedi.

    Müvekkilinin adının Robert Sekeres…

    Sekeres’in Kosovalı bir Müslüman olduğunu savundu.

    “Ülkemize çalışmak amacıyla gelmiş ve uzun yıllardır istihdam sağlayan kişidir” diye yazdı.
    Ancak dilekçenin bir diğer paragrafında, Khamees’in Filistinli olduğunu savunarak, “Filistin Halk Kurtuluş Ordusu üyesi olup Filistin’in bağımsızlık mücadelesine iştirak etmiştir” dedi.

    İSRAİL BAHANESİNE SIĞINDI

    Khamees, Türkiye’deki Filistin hassasiyetini bildiği için İsrail ipine sarıldı.

    Daha önce Brezilya’ya yalnızca 10 günlük tatile gittiğini iddia etmişti.

    İfadesini değiştirdi.

    Bu kez, Filistin kökenli olduğunu, babasının vefatından sonra Ürdün’e gittiklerini ve İtalya’ya geçtiklerini ileri sürdü. 1987’de İtalya’dan sınır dışı edilince Brezilya’ya gittiğini, bu ülkedeki evliliğinden üç çocuğunun olduğunu kaydetti.

    Filistin kökenli olduğu için Brezilya’dan İsrail’e gönderilmek istendiğini ileri sürdü.

    SINIR DIŞI EDİLDİ

    Khamees’in iade davası 11 Nisan 2023’te kesinleşti. Yargıtay, Brezilya’nın talebini yerinde buldu.

    Khamees, 31 Ekim 2023’te İstanbul Havalimanı’nda Brezilya’dan gelen görevlilere teslim edildi.

    Türkiye, ikamet izni verdiği bir barondan işte böyle kurtuldu.”

  • Fikri Sağlar : Emekçinin son uyarısı!

    Fikri Sağlar : Emekçinin son uyarısı!

    Dün 1 Mayıs’tı…

    Dün, emeğin bayramıydı!

    Dün tüm dünyada, “1 Mayıs” coşkuyla kutlandı…

    “Emeğin en yüce değer” olduğunu insanlığa anlatan bugünü, bayramlara yakışır bir şekilde heyecan ve coşkuyla andılar…

    ***

    Avrupa’da yalnızca biz, AKP yönetimindeki Türkiye’de, emekçiler, daha alanlara gidemeden, bayramlarını neşe ve kıvançla kutlayamadan, birbirilerine sarılamadan iktidarın orantısız gücüyle karşılaştılar…

    Baskı, şiddet ve biber gazı altında, yaralı, kızgın, hınçlı ve iktidara nefret dolu bir şeklide evlerine geri döndüler…

    ***

    Kızmakta ve hırslanmakta çok haklılar!

    Çünkü Anayasa Mahkemesinin, yıllardır emekçilerin Taksim Alanında 1Mayıs Bayramını kutlayamamalarının bir hak gasbı olduğu kararını vermesine karşın iktidarın, “Taksim’i emeğin kutlama alanı yaptırmayacağız “inadına muhatap oldular…

    Bu haksız, adaletsiz, hukuk ve etik dışı muameleye milyonlarca İstanbullu gibi tüm yurttaşlarımız da tepki duydu!

    ***

    Anayasanın 34. Maddesi; “Herkes önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” der…

    Dolayısıyla toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmak için yetkili makamlardan izin almak gerekmez…

    Anayasanın açık hükmüne göre bu hak engellenemez.

    Aksine bu hakkı kullananları, devletin güvenlik güçleri korumak zorundadır…

    ***

    Yıllardır AKP iktidarı, 12 Eylül faşist darbesini hazırladığı ve anayasanın 34. Maddesine aykırı olan 2911 Sayılı Yasa’nın valilere verdiği yetkiye sığınarak “Taksim’de 1 Mayıs kutlamalarına” izin vermiyordu…

    Fikri Sağlar’ın yazısının devamı

  • İsmail Saymaz, 1 Mayıs çifte standardını yazdı

    İsmail Saymaz, 1 Mayıs çifte standardını yazdı

    Gazeteci İsmail Saymaz, 1 Mayıs için alınan ‘kısıtlamalara’ ilişkin yaptığı paylaşımda TÜGVA’nın Galata Köprüsü’ndeki eylemi hatırlatarak “Talep eden işçiler ve sendikalar olunca daha önce üç yıl üst üste kutlama yapılan Taksim Meydanı, 1 Mayıs’a kapatılıyor” ifadelerini kullandı.

    Sözcü Yazarı İsmail Saymaz, İstanbul Valiliği’nin Avrupa Yakası’nı ‘abluka altına’ alan kısıtlama kararlarına ilişkin tepki gösterdi. Saymaz, 1 Mayıs’ta ’emekçilere’ uygulanan kısıtlamaların çifte standardını yazdı.

    Gazeteci Saymaz, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda TÜGVA’nın 1 Ocak 2024’te Galata Köprüsü’nde düzenlediği Filistin eylemini hatırlatarak “Talep eden işçiler ve sendikalar olunca daha önce üç yıl üst üste kutlama yapılan Taksim Meydanı, 1 Mayıs’a kapatılıyor” dedi.

    Saymaz, şu ifadeleri kullandı:

    “Talep eden TÜGVA ve Bilal Erdoğan olunca, toplanma alanları arasında yer almayan Galata Köprüsü’nde bile miting izni veriliyor. Fakat talep eden işçiler ve sendikalar olunca daha önce üç yıl üst üste kutlama yapılan Taksim Meydanı, 1 Mayıs’a kapatılıyor.

    İstanbul Valiliği, miting alanı olmayan Galata Köprüsü’nü TÜGVA’ya tahsis ederken, şu iki gerekçeyi gösterdi: 

    – Tatil olduğu için trafik düşük

    – Toplumun hassasiyeti

    İki gerekçe, 1 Mayıs için fazlasıyla geçerli. Hem tatil… Hem bayram günü. Böyle çifte standart olur mu?”

  • Fikri Sağlar : Laik demokrasinin gücü; Köy Enstitüleri…

    Fikri Sağlar : Laik demokrasinin gücü; Köy Enstitüleri…

    Laik demokratik ve halkçı Atatürk Cumhuriyeti’nin dünyaya armağan ettiği en önemli kurumlarından bir olan “Köy Enstitülerinin” dün, kuruluşunun 84.Yılıydı…

    Türkiye’nin Eğitim Bayramıydı…

    İktidar “17 Nisan Bayramını,” Köy Enstitülerinden nefret” ettiği için yine unuttu!

    ∗∗∗

    Oysa,” aydınlanma devriminin” en önemli kurumu olan Köy enstitüleri, çağdaş ve saygın Türkiye’nin temel taşı olmuştu…

    Hasan Ali Yücel’in;” “Biz, istiklal mücadelesinden itibaren sosyal hayatımızda yaptığımız büyük devrimleri köylere götürecek adam yetiştirmek istedik.

    Çünkü, ümmet döneminin böyle bir adamı vardı. Bu, imamdı…

    İmam, cemiyetin manen hâkimidir.

    Bu manevi hâkimiyet, maddi tarafa da intikal eder. 

    Biz imamın yerine, köye devrimci düşüncenin adamını göndermeyi istedik.

    Ve bu okulları açtık…

    ∗∗∗

    Sadece bu açıklama bile, “cahil insandan oy alıyoruz!” diyen, eğitime, bilime, insana, emeğe ve doğaya düşman olanların, ülkemizde hangi yöntemle yuvalandıklarını ve neden laik düzene karşı olduklarını gözler önüne seriyor!

    Aslında bu konuda çok şey yazılabilir…

    Ama bir genç öğretmenin mektubu, Köy Enstitülerinin amacını, laik düzen kurulmadan çağdaş, refah içinde ve saygın Türkiye’nin yaratılamayacağını, herkesten daha iyi anlatıyor…

    Kıvançla okuduğum bu yazıyı paylaşıyorum;

    ∗∗∗

    BERKANT ve SAMANYOLU ŞARKISI

    ….Bir şarkısın sen, ömür boyu sürecek

    Hiç merak ettiniz mi, şehirde değil, kerpiç evli bir köyde 1938’de dünyaya gelen ve 2012 yılında aramızdan ayrılan, unutulmaz “Samanyolu” şarkısını söyleyen BERKANT, ortaokuldayken piyano çalmayı nereden biliyordu?

    Yetmiş sene evvel, ilkokuldayken, memleketin yüzde doksanında radyo bile yokken, mızıka ve akordeon çalmayı kimden öğrenmişti?

    Henüz 14 yaşındayken, Frank Sinatra, Dean Martin, Nat King Cole şarkılarından oluşan repertuvara nasıl sahip olabilmişti?
    Dedim ya, 1938’de köyde dünyaya gelen çocuk…

    On sekiz yaşındayken orkestra kurmayı, Saksafon çalmayı, hangi vizyonla akıl etmişti?

    ∗∗∗

    Çünkü…

    Babası Hasan Akgürgen‘in Köy Enstitüleri’ndeki görevi nedeniyle Ankara’nın Hasanoğlan Köyü’nde dünyaya gelmiş, ilkokula Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde başlamış, babasının tayini gereği, Bilecik’e, Denizli’ye gitmiş ama, ailesi tarafından hep “köy Enstitüsü ruhuyla” büyütülmüştü…
    Berkant’ın temel eğitimini aldığı “Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde” ; tarih derslerini Ordinaryüs Profesör Enver Ziya Karalzooteknik derslerini Profesör Selahattin Batu, ekonomi derslerini Profesör Muhlis Etekültür-edebiyat derslerini Sabahattin Eyüboğluziraat derslerini Profesör Kazım Köylücoğrafya derslerini Profesör Ferruh Sanır veriyordu.

    Peki, ya müzik derslerini?

    Âşık Veysel ve Ruhi Su!
    Sene 1945!

    Dahası, Ankara Konservatuarı’nın saygın ustaları klasik müzik öğretiyordu.

    ∗∗∗

    Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün enstrüman demirbaşı şöyleydi: 259 mandolin, 55 keman, 37 bağlama, 8 akordeon, 3 piyano, 3 davul, 1 metronom ve 1 pikap…
    “Harika çocuklar” Suna Kan ve İdil Biret, enstitüye misafir getiriliyor, teşvik için yaşıtlarından keman ve piyanonun duygu yüklü tınıları köy çocuklarına dinletiliyordu.
    Âşık Veysel ve Ruhi Su ise saz çalmasını öğretiyordu…

    ∗∗∗

    Âşık Veysel, enstitü bahçesine kiraz fidanı dikmiş, seneler sonra ziyaret edip kollarını açarak kiraz ağacına sarılmış, nasıl boy verdiğini hissetmişti…
    Resim yapıyorlar, voleybol oynuyorlardı…

    Sinema salonu vardı, tiyatro salonu vardı…

    ∗∗∗

    Bedri Rahmi Eyüboğlu bir hatırasını şöyle anlatmıştı: “Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne gitmiştik. Okulun hayvanlarını barındıran ahırda bir çocuk gördüm. Gece nöbeti ona düşmüş, elinde kitap vardı, dalmıştı. Shakespeare okuyordu. Okuduğunu nasıl kavradığını, ertesi gün oynadıkları piyeste gördük…”
    Mozart, Vivaldi, Beethoven dinliyorlar; Gorki, Tolstoy, Zola okuyorlardı. Molieré’in “Kibarlık Budalası”nı, Sofokles’in “Kral Oedipus”unu, Gogol’un “Müfettiş”ini sahneliyorlardı.

    ∗∗∗

    Mesela, bir mezuniyet töreni programı sırasıyla şöyleydi: İstiklal Marşı, bağlama konseri, türküler, mandolin konseri, şiirler, keman konseri, piyano konseri, koro, Anton Çehov’un “Bir Evlenme Teklifi”, diploma takdimi ve topluca oynanan zeybek…
    ****

    Gelmiş geçmiş tüm zamanların en şöhretli şarkısı “Samanyolu”nu ölümsüzleştiren, dededen toruna nesiller boyu adeta marş gibi ezberleten BERKANT, işte bu “ruh”un Türkiye’ye armağanıydı…
    İşin ilginç tarafı, romantizm tarihimizin en önemli şarkısının adı “Samanyolu” ama, şarkının içinde tek kelime “Samanyolu” geçmiyordu…

    Fikri Sağlar’ın yazısının devamı