30 Ağustos Büyük Taarruz Tarihi
Mustafa Kemal Nutuk’ta şöyle devam ediyor: “Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği cephedir.
30 Ağustos Türklerin ölüm kalım savaşıdır. Bu savaş, şunu gösteriyor: Türkler, ya bağımsız yaşayacak ya da esir olacaktır.
Büyük Taarruz 26 Ağustos 1922’de başladı. Sakarya Meydan Savaşı’ndan yaklaşık bir yıl gibi uzun bir süre geçmişti. Bu uzun sürede Mustafa Kemal’in izlediği strateji, üç nokta üzerinde yoğunlaşmıştır. Atatürk Nutuk’ta bu üçlü stratejiyi şöyle anlatıyor:
“... Düşmana taarruz için verilmiş olan kesin kararımızı uygulamaya başlamadan önce üç vasıtanın hazırlığının yeterli olduğunu görmek gereğini duyuyorum.
Birincisi, en önemlisi ve asıl olanı doğrudan doğruya milletin kendisidir... Milletin varlığı ve bağımsızlığı için istek ve emellerinin sağlamlığıdır. Bu isteğin gerçekleşmesi için ne kadar çok azim ve iman gösterirsek düşmana karşı başarı için o kadar güçlü bir vasıtaya sahip olduğumuza ikna olurum.”
Atatürk’ün anlattığı bu durum “iç cephe”dir; onun güçlü olmasıdır.
“İkinci vasıta, milleti temsil eden Meclis’in milli isteği ortaya koymakta ve bunun gereklerini inanarak uygulamada gösterdiği kahramanlıktır. Meclis, milli isteği ne kadar büyük bir dayanışma ve birlik içinde yansıtabilirse düşmana karşı o kadar güçlü bir üstünlük mekanizmasına sahip oluruz.
Üçüncü vasıta, milletin silahlı evlatlarından oluşan ve düşman karşısında bulunan ordumuzdur.” 1
İÇ CEPHE
Mustafa Kemal Nutuk’ta şöyle devam ediyor:
“Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği cephedir. Görünürdeki cephe ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir hatta yenilebilir.
Önemli olan memleketi temelinden yıkan, milleti esir ettiren iç cephenin çöküşüdür. Düşmanlar iç cepheyi yıkmak için asırlardır çalışmaktadırlar.” 2

ÜÇLÜ GÜÇ STRATEJİSİ
Atatürk’ün Nutuk’ta söylediklerinden özet olarak yapılan bu alıntılar, Atatürk’ün “üçlü güç stratejisi”ni anlatmaktadır. Bu üçlü güç kuramı Batı dünyasının harp akademilerinde “millet-orduhükümet” diye okutuluyordu. En önemli unsur ordu olarak ele alınıyordu. Mustafa Kemal bu üç unsurdan öncelikli ve temel gücün “millet” olduğunu vurgulayarak bu kuramı değiştirmiş, geliştirmiştir. 3
Atatürk, strateji olarak büyük savaşta silahlı güç ordudan önce, millet unsuruna, “iç cephe”ye önem vermektedir.
BİR YILLIK HAZIRLIK
Yazımızın başında belirtildiği gibi Sakarya Meydan Savaşı ile “Büyük Taarruz” arasında yaklaşık bir yıl vardır. Bu süre, temelde Atatürk’ün ileri sürdüğü üçlü stratejinin hazırlık dönemidir. Bu dönemde sadece askeri hazırlıklar değil, “milletin savaşa hazırlanması” öncelikli olarak ele alınmıştır.
Atatürk’e göre savaş sadece cephedeki askeri birlikler arasında yapılmayacaktır. Türk milleti bütün gücüyle ve toplu olarak savaşa hazır olmalıdır.
Bu açıdan bakılırsa Milli Mücadele tam bir Bağımsızlık Savaşı, tam bir halk hareketidir. Halkın Milli Mücadele’ye katılması hareketidir.
Tüm hazırlıklara karşın milli ordu sayısal olarak ancak Yunan güçlerine denk hale gelebilmişti. Ancak Yunan ordusu makineli tüfek, top, uçak, cephane, teknik gereçler yönünden daha üstündü. Genel kural olarak taarruz edecek ordunun karşı orduya göre en az üç kat üstün olması gerekmektedir. Ancak 30 Ağustos öncesi zorlukla eşit sayıya ulaşılmıştı ve bu eşit sayıya ulaşan askeri güçle taarruz edilecek ve zafer kazanılacaktı.
ANİ BASKIN YÖNTEMİ
Savaş için “üstün savaş gücü” oluşturulamadığına göre ani baskın yöntemi uygulanarak taarruz yapılacaktı. Atatürk, yakın arkadaşı Fethi Okyar’ı Avrupa’ya gönderdi. Roma, Paris ve Londra’ya ziyaretler yapacaktı. Okyar, Avrupa’nın kapısını aşındırıp Ankara’nın aslında güçsüz ve barışa muhtaç bir konumda olduğu imajını yaratacaktı.
Mustafa Kemal savaş çalışmalarını da tam bir gizlilik içinde yürütüyordu. Cepheye gittiğinde sadece birkaç arkadaşının haberi oluyordu.
KUVVETLERİN KONUMU VE SALDIRI STRATEJİSİ
Büyük Taarruz’un temel stratejisi özetle, Afyon cephesinden beklenmedik bir saldırı yapmak üzerinde yoğunlaşmıştı.
Kuzeyde, Eskişehir önünde bulunan birlikler gece yapılan gizli yer değiştirmelerle güneye, Afyon cephesine kaydırılıyordu. Yollarda araç izleri kalmaması için araçların tekerleklerine bez bağlanıyordu. Ses çıkarmadan, ışık kullanmadan güneye ilerleniyordu. Bu gizlilik içinde bir mucize gerçekleşti ve yaklaşık 100 bin kişilik bir ordu kuzeyden güneye kaydırıldı.
Savaş kararı 28 Temmuz 1922 günü cephede bir kez daha gözden geçirildi. Toplantıya Genelkurmay Başkanı Çakmak, Cephe Komutanı İnönü, I. ve II. Ordu Komutanları Nurettin Paşa ve Yakup Şevki Paşa katıldı.
En kıdemli subay, hatta Harbiye’den Mustafa Kemal’in hocası olan II. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa bu saldırı planının büyük risk taşıdığını, başarılı olunamazsa bin bir zorlukla oluşan milli ordunun düşman güçleri tarafından imha edileceğini ileri sürüyordu. Temelde Yakup Şevki Paşa haklıydı. Ancak Türk bağımsızlığının kazanılması için başka çare de yoktu. Mustafa Kemal toplantıda başka seçenek olmadığını belirtti ve “Tarihe ve millete karşı bütün sorumluluk bana aittir” diyerek konuyu bağladı. 4
AFYON CEPHESİ YARILIYOR
Büyük Savaş, 26 Ağustos 1922’de sabaha karşı başladı. 27 Ağustos’ta Afyon cephesi yarıldı. Savaşın ikinci gününde geçilemez denen Yunan mevzileri kırıldı ve sonunda Afyon’a girildi.
Savaşın dördüncü günü 30 Ağustos’ta günlerce uyumamış olan Mustafa Kemal, Afyon Belediyesi’nin bir odasında kısa bir istirahate çekilmişti. Mustafa Kemal durumu şöyle anlatıyor:
“... Binbaşı Tevfik Bey beni uyandırdı. Cephe Komutanı İsmet Paşa göndermiş. Getirdiği haritaya baktım. Hemen yataktan fırladım. Haritada gördüğüm şu idi ki ordularımız düşmanın büyük kısmını kuzeyden, güneyden, batıdan kuşatmaya uygun bir durum almış bulunuyorlardı.” 5
Mustafa Kemal, 30 Ağustos’ta yıldırım taarruzlarını sürdürdü. Türk ordusunun başarıları sürüyordu ve 1 Eylül 1922’de “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir ileri” emrini verdi.
9 Eylül 1922’de kesin zafer kazanılarak işgalci Yunan ordusu İzmir’den püskürtüldü. Geldikleri gibi gittiler.
HER EVRESİYLE DÜŞÜNÜLMÜŞ HAZIRLANMIŞ BİR SAVAŞ
Mustafa Kemal, Nutuk’ta bu destansı zaferi kısaca şöyle anlatıyor:
“Her safhasıyla (evresiyle) düşünülmüş, hazırlanmış, yönetilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekât Türk ordusunun, Türk subay ve komuta heyetinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihe bir kere daha geçiren büyük bir eserdir.
Bu eser, Türk milletinin özgürlük ve bağımsızlık düşüncesinin ölümsüz bir abidesidir. Bu eseri yaratan bir milletin evladı, bir ordunun başkomutanı olduğumdan mutluluğum sonsuzdur.” 6
EĞER TERSİ OLSAYDI
Zafer kazanılmış, Türk milleti esaretten kurtulmuş ve bağımsızlığına kavuşmuştu. Bu zafer aynı zamanda Türk toplumunun çağdaşlaşma yolunun kapısını da açıyordu.
Konuya bir de tersten bakalım. Bu zafer kazanılmasaydı Türk milletinin özgürlüğü elinden alınacak, emperyalist devletler ve onların güdümündeki işgalci taşeron devletler Anadolu’ya hükmedeceklerdi. Türkler Orta Anadolu’da bir kırsal topluluk olarak kalacaktı.
O günün işbirlikçileri ve Padişah Vahdettin, zaten İngiliz devletinin emrine girmişlerdi. Onlar da emperyalistlerin emrine gireceklerdi. Bu zaferden 100 yıl sonra Atatürk’e karşı çıkanlar da o durum karşısında Yunan devletinin işbirlikçileri olarak el etek öpeceklerdi.
Atatürk’e 100 yıl sonra karşı çıkanlar bu gerçekleri göremiyorlar mı, idrak edemiyorlar mı?

KUVAYI MİLLİYE DESTANI’NDAN
Dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Paşalar: “Üç” dediler,
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.
Nâzım Hikmet
Yorumlar
Henüz onaylı yorum yok.
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun.