Etiket: ilhan cihaner

  • İlhan Cihaner: Soruşturma başlattığımda, maden şirketinin ilgili kişilere rüşvet verdiği ortaya çıktı

    İlhan Cihaner: Soruşturma başlattığımda, maden şirketinin ilgili kişilere rüşvet verdiği ortaya çıktı

    Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı olduğu dönemde İliç Altın Madeni soruşturması açan İlhan Cihaner, madende yaşanan faciaya ilişkin konuştu. Cihaner yaptığı açıklamada, “Soruşturma başlattığımda, maden şirketinin ilgili kişilere rüşvet verdiği ortaya çıktı” dedi.

    Erzincan’ın İliç ilçesinde Anagold firmasının işlettiği Çöpler Altın Madeni’ndeki atık sahasının çökmesi sonucu 9 işçi toprak altında kaldı.

    Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı olduğu dönemde İliç Altın Madeni soruşturması açan İlhan Cihaner, madende yaşanan faciaya ilişkin açıklama yaptı.

    Cihaner, “Orada soruşturma başlattığımda, maden şirketi tarafından ilgili kişilere rüşvet verilerek ruhsat alındığı, çevre değerlendirme raporunun manipüle edildiği ortaya çıkmıştı. Ancak maalesef daha sonra bu soruşturmaların etkin bir şekilde yürütülmediğini gördük” ifadelerini kullandı.

    “Erzincan’daki altın madeni kuruluşundan itibaren şaibeli” diyen Cihaner, “Sadece siyanürle altın çıkarma projesinin ortaya koyduğu riskler, tehditler açısından değil. Örneğin bir siyasiyi kendisine ortak ederek işlerinin ‘yolunda gitmesini’ sağladı. Bu şirketin ortakları siyaseten güçlü isimlerden seçilmiş. Bunların etkisi olmadığını söylemek herhalde saflık olur” değerlendirmesinde bulundu.

    Bianet’ten Vecih Cuzdan ve Tuğçe Yılmaz’ın haberine göre; İlhan Cihaner, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı olduğu dönemde (2007-2010), Gülen Cemaati mensubu savcı Bayram Bozkurt ile Anagold şirketi arasında rüşvet alışverişi olduğunu ve bunun AKP’li eski Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in oğlunun avukatlık bürosu vasıtasıyla yapıldığını 2009’da Adalet Bakanlığı kayıtlarına geçirmişti. Cihaner, yürüttüğü rüşvet soruşturmasının ardından 2010’da makamında gözaltına alınmıştı. Bayram Bozkurt, Cihaner’in tutuklandığı Ergenekon davasında ‘Efe’ adıyla gizli tanık olmuştu.

    Madende yaşanan faciaya dair konuşan İlhan Cihaner, şunları söyledi:

    “BÜYÜK ŞAİBELER VAR”

    “Bir kere bunun böyle olacağı defalarca işaretini aldığımız bir süreç. Böyle olacağı belliydi. Çünkü geçenlerde de bir siyanür borusu patlamıştı, delinmişti. Önce inkâr edilmişti, daha sonra uzunca bir süre kapatılmıştı. Fakat maden yeniden çalışmaya başlamıştı. İliç örneğinde kuruluşundan itibaren çok büyük şaibeler var. Orada soruşturma başlattığımda, maden şirketi tarafından ilgili kişilere rüşvet verilerek ruhsat alındığı, çevre değerlendirme raporunun manipüle edildiği ortaya çıkmıştı. Ancak maalesef daha sonra bu soruşturmaların etkin bir şekilde yürütülmediğini gördük.

    Orada bir avuç yurtsever, madenci, sendikacı yıllarca bu mücadeleyi veriyor. Maalesef yargı da gerekli hassasiyeti göstermiyor. Devlet zaten tüm kurumlarıyla bu yağmacı sistemin arkasında duruyor. Bugün de maalesef böyle bir felaket yaşandı. Tek beklentimiz, temennimiz can kaybının olmaması ya da az olması. Fakat bunun artık uyandırmış olması lazım bizi. Metalurji ve Malzeme Mühendisleri Odası’ndan Cemalettin Küçük yıllardır bunların mücadelesini veriyor. Küçük, keşif sırasında bile bu tarz bir şeyin olacağını dile getirmişti. Bu tarz bir kazanın önlemlerle, yapılan oradaki işletme tekniğiyle önüne geçilmesinin mümkün olmadığını yıllardır anlatıyor. Yine Sedat Cezayirlioğlu var, orada yerli halktan birisi. Yıllardır bunu dillendiriyor. Bunun mücadelesini veriyor ama maalesef yağmacı kapitalizmin geride büyük bir yıkım bırakarak terk ettiği topraklardan birisi olacak. Bu yüzden çok öfkeli ve üzüntülüyüz.

    “ETKİN SORUŞTURMA YAPILMADI”

    Erzincan’daki altın madeni kuruluşundan itibaren şaibeli. Yani sadece siyanürle altın çıkarma projesinin ortaya koyduğu riskler, tehditler açısından değil. Örneğin bir siyasiyi kendisine ortak ederek işlerinin ‘yolunda gitmesini’ sağladı. Bu şirketin ortakları siyaseten güçlü isimlerden seçilmiş. Bunların etkisi olmadığını söylemek herhalde saflık olur. Başlı başına zaten devasa uluslararası bir firma. Sermayeden gelen bir gücü var. E onun karşısında dava masraflarını bile kendi cebinden ödemeye çalışan bir avuç insan var. Düşünün şimdi böyle bir şeyle mücadele etmeye çalışıyorsunuz. Oysa burada asıl süreci takip etmesi gerekenin devlet kurumları olması lazım. Savcılıkların olması lazım, çevre suçları yönünden. Ama maalesef yurttaşlar böyle bir mücadele veriyor. Orada da tabii ki asimetrik bir mücadele var. Etkin bir soruşturma yapılmadı, orada büyük bir kaza yaşandığı halde tekrar çalışma izni verildi. Sürekli alanını genişletiyor ve tüm Türkiye de maalesef seyrediyor.”

  • İlhan Cihaner : Hukuk Darbesi ve Kriz Korkusu

    İlhan Cihaner : Hukuk Darbesi ve Kriz Korkusu

    Tuz koktu!

    Hukukun şirazesi kaydı!

    Sözün bittiği yerdeyiz!

    Anayasa askıya alındı!

    Hukuk Darbesi!

    Yargı yok!

    Yargı krizi!

    Benzer tespit ve eleştirileri özellikle AKP’li yıllarda yüzlerce kez duymuşuzdur. Yüzlerce kez manşetlerde, makalelerde okumuşuzdur. Siyasetçilerin ve hukukçuların ağzından defalarca işitmişizdir. Üstelik bir dönem karar ve uygulamalarıyla bu tespitlerin muhatabı olanlar, “hukuku bitirenler” ve “anayasayı askıya alanlar” pozisyonlarını kaybedince bu kez “bitirdikleri hukuku” yardıma çağırıp, boş yere aranıp duruyorlar. Adeta “hukuksuzluk ağına” takılmak için herkes sırasını bekliyor!

    Bir de tespitlerine “artık …” diye başlayanlar var. Her hukuksuzlukta sayacı sıfırlayıp, zaten bittiği defalarca kez ilan edilen hukukun bittiğini yeniden ilan ediyorlar. Kuşkusuz hukuksuzluklara dair söylem düzeyinde de itiraz edilmesi önemli ve yerindedir. Ancak unutulmamalı ki eğer “sonuç alıcı müdahaleler” yapılmaz ise keyfiliğe varan bir “hukuksuzluk arsızlığını” besleyen sızlanmadan ibaret kalır bu itirazlar. Hukuka uymamanın nihai yaptırımı toplumun tepkisi/direnişi/başkaldırısı olduğu için bu yaptırımdan “korkuları kalmayan” hukukçular bile artık çıplak güç olarak kalmış iktidarın ajandasına teslim olurlar.

    Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) Can Atalay’la ilgili verdiği ikinci ihlal kararı sonrası da aynı şeyler tekrar ediyor. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi ve Yargıtay 3. Ceza Dairesinin verdiği “AYM kararına uyulmaması” kararının hukuksuzluğu ve hukuk devletine çok ağır bir saldırı olduğu çok açık. Detayları çok yazıldı çizildi. Adalet Bakanı’nın “Yargıtay’ın verdiği kesinleşmiş hüküm söz konusu. Bu kesin hüküm de TBMM’nin gündeminde. Hep beraber önümüzdeki süreci göreceğiz.” yönündeki açıklaması Yargıtay kararının TBMM’de okunarak Atalay’ın Milletvekilliğinin düşürüleceğini ima ediyor.

    Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ise AYM’nin geçmişte verdiği parti kapatma, 367 ve türban kararlarını da gerekçe göstererek AYM’yi ideolojik ve pervasız ilan etti. İyice abartıp, AKP’nin yargıyı elleriyle Fetullahçılara teslim ettiği dönemi de AYM ye mal etti. Çözümün Anayasa ve yasa değişikliği ile “milli yargı” nın güçlendirilmesi olduğunu belirtti. Bu açıklamalar her ne kadar hukuken ve siyaseten  kıymet-i harbiyeden yoksun ise de 13. Ağır Ceza ve Yargıtay’ın kararının gerçekte nerede verildiğini ve amacın ne olduğunu göstermesi bakımından önemli. Ayrıca “krizin” hukuk devletinden yana aşılmasına niyetlerinin olmadığını da göstermektedir.

    Peki ne yapmalı?

    Öncelikle doğru sorularla başlamalıyız: Yargının olmadığı, hukuk bitti/hukuka darbe yapıldı dediğimiz bir ülkede hâkimlik savcılık mümkün müdür? Baro ve savunma mesleği olabilir mi? Yargılama yapılabilir mi? Parlamento mümkün müdür?  Hak ve özgürlükler garanti altındadır denilebilir mi? Seçim olabilir mi? Seçilenler yönetebilir mi?

    Bu sorulardan herhangi birisine “evet” diyebiliyorsak zaten yaşanan “krizi” anlamamışız demektir. Cevaplarımız “hayır” ise eylemimizin de bu ciddiyet ve ağırlıkta olması gerekir.

    Yaşadığımız hukuksuzluk ikliminin kökenlerinin çok eskilere giden birikimli bir sürecin sonucu olduğunu görmemiz gerek. DGM Davaları, Kavala Davası, Ergenekon davaları, Kobani Davası, Gezi Davası gibi devasa bir birikim var. Güncel tartışmadan, geçmişi hukuk açısından bir “asr-ı saadet” dönemi olarak kutsamak ya da AYM güzellemesi çıkarmamak gerek.

    Birçok ülkede olduğu gibi yargı içinden çıkacak bir hareketin de koşullarının olmadığı açık. Bu nedenle zaten sorunun kaynağı olan, bittiğini de ilan ettiğimiz yargıdan çözüm/çıkış beklemek hayal olacaktır. En son İsrail’de olduğu gibi toplumsal muhalefetin ve kendiliğinden hareketlerin güçlü bir hukuk devleti savunusu başlatmaları da güç görünüyor. Yıllardır en demokratik tepkilerin bile kriminalleştirilmesine ses çıkarılmamasının sonucu bu durum. Nitekim AYM kararının tanınmamasına ilişkin ilk karar sonrası Sayın Özgür Özel tarafından yapılan “Sokaklarda, meydanlarda direneceğiz, bu hukuksuzluğa teslim olmayacağız. Mücadelemiz büyük bir dirençle başlayacak ve sürecektir” çağrısı ciddi bir destek görmedi.

    Yaşadıklarımızın ‘Yöneticilerin artık halkı eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin de eskisi gibi yönetilmek istemeyeceği’ anlamında olmasa da bir “kriz” olduğu açık. İktidarı isteyen muhalifler ise krizden korkmak, krizi iktidarın işine yarayacak çözümlerle aşmak yerine “krizi” doğru zemine oturtarak iktidarı hedeflemelidir. Hukuksuzluğun geniş kesimlerin yaşadığı sorunlarla bağı kurularak hukuk devleti mücadelesinin halka mal edilmesi şarttır. Başta siyasi partiler olmak üzere örgütlü yapıların iktidara, hukuk devleti mücadelesinde masada parlamentodan çekilme, yargılamaları tıkama, seçimden çekilme dâhil tüm enstrümanların masada olduğunu göstermesi gerekir.

    CHP’nin PM toplantısını krize ayırması doğru olmuştur. Yazıyı yazarken henüz sonuçlanmayan bu toplantının yerinde ve etkili müdahalelere yol açmasını diliyorum.

    Unutulmamalı ki zamanında yapılmayan müdahalelerin maliyeti daha yüksek olmaktadır.

    İlhan Cihaner’in yazısı

  • İlhan Cihaner : Bakan’ın konuşması üzerine

    İlhan Cihaner : Bakan’ın konuşması üzerine

    Meclis tutanaklarına göre Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin Bakanlık Bütçesini sunduğu konuşmasının sonuna doğru şu sözleri sarf etti:

    “Siz totaliter tavırlarınızla insanların dinine, inancına, eğitimine, yaşantısına müdahale ettiğiniz Türkiye yok artık; bunu görün, uyanın… Çok hoşunuza gidecek bir şey daha söyleyeceğim… Bakın, Millî Eğitim Bakanlığının şu anda, 2023 yılı itibarıyla geçerli 2.709 tane protokolümüz var. Bunlardan 1.167 tanesi resmî kurumlarla, 550 tanesi STK’lerle, 986 tanesi ise TEMA’dan Kızılay’a, bir sürü STK’yle… Bunların içerisinde sizin “tarikat, cemaat” dediğiniz…bizim “STK” dediğimiz yapılarla toplasanız 10 tane protokolümüz vardır ve ben bu protokollerden dolayı bu protokollerle bize hizmet eden, bize destek olanlara da teşekkür ediyorum. Onlarla da protokol yapmaya da devam edeceğiz. Çatlasanız da patlasanız da… Bakın, protokol yaptığımız bu sivil toplum örgütleri sizin çocukları dağa çıkarmanıza engel olduğu için çatlıyorsunuz. Ben o STK’lerle protokol imzalamaya devam edeceğim. Çocuklarımın dağa çıkmaması için sizin insan kaynağınıza insan yetiştirmemek için buna devam edeceğim…”

    Konuşmanın “çatlama patlama!” ve benzer dalga geçme tonunu bir tarafa bırakacak olursak ibret verici ve “uyarıcı” olduğu kesin. Nitekim geniş bir tartışma alanı buldu. Öncelikle bakanın ana argümanı olan “çocukların dağa çıkmasına engel olma” iddiası ipe sapa gelir değil. Tarikat/cemaat bağlantılı vakıf ve dernekler ağırlıklı olarak “değerler eğitimi” adı altında okul öncesi ve ilkokul çağındaki çocukları devşirmeye çalışıyorlar. En eski protokol de -bildiğim kadarıyla- 2016 sonrası yapıldı. Bu çocukların “dağa çıkacak” yaşa gelmeleri için epeyce yaş almaları gerek!

    ∗∗∗

    Kaldı ki geçmişleri “Kemalist Devlet Yıkılı Elbet!” sloganına bağlanan, adları istismar vakalarıyla, cumhuriyet karşıtı cihadist yapılarla en önemlisi birkaç yıl öncesine kadar Fetullahçı yapılanma/FETÖ ile anılan kişi ve oluşumların, -bu halleriyle başlı başına ülkeye tehdit oluşturan- “STK’ların teröre karşı sigorta!” olarak görülmesi başlı başına zavallıca. Devlet devasa güvenlik harcamalarını bırakıp üç beş protokol daha imzalasın o zaman! Sayın bakan anlaşılıyor ki klasik olduğu üzere “milliyetçilik sığınağına” oynuyor.

    Konuşma laiklik ekseninde daha geniş bir tartışma alanı buldu. Bu haliyle faydalı ve uyarıcı olduğu bile söylenebilir. “(eski) Türkiye yok artık; bunu görün, uyanın…” yerinde bir tespit! Şeyleri adıyla çağırmak nereden gelirse gelsin görmezden gelmeye, takiye yapmaya göre daha faydalıdır. Bu çerçevede özellikle meclis içerisinden bu konuşmaya dönük tepki ve eleştirilerin yanlış/eksik gördüğüm kısımlarına değinmeye çalışacağım.

    Başta parlamento içi muhalefet olmak üzere devlet analizinin güncellenmesine ihtiyaç var. Yargısından milli eğitimine, Parlamentosundan sermayesine… Bu analiz çözüm setlerini de işaret edecektir. Eski devlet analizi ile yaklaşıldığında yönetemeyen nerede ise “failed state” (çuvallayan/başarısız) olarak değerlendireceğimiz devlet, bakanın da işaret ettiği haliyle kendi gündemine hakim, hedeflerine yaklaşma konusunda gözü kara, “başarılı” bir devlet olarak görülecektir. Kuşkusuz bu iki farklı analizin muhalefet ve çözüm yolları da epeyce farklı olacaktır.

    Ayrıca İktidarın laiklik karşıtı uygulamaları ve cemaat/tarikat yapılanmalarına açtığı alan tartışma konusu protokollere göre daha derin ve sürekli. Bu nedenle Laiklik savunusunu sadece protokollerle sınırlandırmamak gerek. Müfredattan kadrolaşmaya kadar yapılanlara bakarsak tarikatlar esas Milli Eğitim Bakanlığı tarikatların “paraleli” olmuş durumda!

    ∗∗∗

    Bakanın konuşması nedeniyle ağırlıklı olarak FETÖ benzetmesi yapılarak ders alınmadığı yolunda eleştiriler yapıldı. Oysa Fetullahçı yapılanma ile mevcut cemaat/tarikat yapılanmaları arasında çok büyük farklar var. Fetullahçı yapılanma ağırlıklı olarak devlet bürokrasisinde güçlenmeyi öncelemişti. Halk nezdindeki desteği sınırlı kalmıştı. Oysa şimdi, başta milli eğitim olmak üzere tarikat cemaat örgütlenmeleri -devletin de desteğiyle- tabanda ciddi bir örgütlenmeye ve halk desteğine/meşruiyete sahip görünüyor. Kaldı ki iktidarın FETÖ ile derdi “informel olarak devleti ele geçirmesi” değil “kendisi ile yolları ayırması idi. Kürt hareketinin bazı unsurlarının tarikat ve cemaat örgütlenmelerine yaklaşımda bu yapılarla kesişmesi de göz önünde bulundurulursa karşı karşıya kalınan durumun FETÖ dönemi ile mukayese edilemeyeceğini göstermektedir.

    Bir diğer göz ardı edilen husus tarikat ve cemaatler ile siyasi iktidarın hedefleri için bir yol kazası olarak gördükleri 15 Temmuz’dan sahiden “ders çıkararak” kendi içlerinde minimum gerilimle etki alanlarını büyütmeye çalışmalarıdır. Teolojik ve maddi çıkarlar bakımından birbirleri ile “çatışmaları” gereken yapıların iktidarın moderasyonluğunda gül gibi geçinip gidiyorlar, ticaretlerine ve etki alanlarını büyütmeye bakıyorlar. İşte Diyanet hatta muhalif olarak görülen bazı partiler bile yolsuzluklara, milyonluk arabalara, çocuk istismarlarına, cemaatlerin ballı ihalelerine eleştirel tek bir söz söyle(ye)miyor.

    ∗∗∗

    Tam burada 2019 yılında sızan Diyanet’in “Dini-Sosyal Teşekküller, Geleneksel Dini-Kültürel Oluşumlarve Yeni Dini Yönelişler” raporunu hatırlamakta fayda var. Bu raporun -bence- en önemli yönlerinden birisi şimdi yükselen bazı oluşumları değerlendirme dışı bırakmış, bu haliyle onlara alan açmaya çalışmış olmasıydı. 15 Temmuz “paniği” ile düzenlendiği anlaşılan raporda nerede ise bir terör örgütü olarak tanımlanan “Mustazaflar Hareketi (Hizbullah)” artık iktidarın makbul bir bileşeni.

    Yazı uzadı. Ama adet olduğu üzere ne yapmalı üzerine de bir şeyler söyleyeyim. Yukarıda yazmaya çalıştığım yaklaşım değişikliği zemininde bir şeyler yapılmalı.  Parlamento kürsüsünden Cumhuriyetin ve laikliğin ruhunu çağırarak, rafa kaldırılmış anayasaya aykırılık uyarıları yaparak, çoktan bu yapıların korumalığına soyunmuş yargıyı göreve çağırarak sonuç alınamaz. Bu yapılara kendini kaptırmış halkla aramızdaki iletişim duvarlarını yıkarak, gerilimi sınıfsal zemine taşımak en doğru başlangıç olacaktır.

    İlhan Cihaner’in yazısı

  • İlhan Cihaner, CHP genel başkan adaylığından çekildi

    İlhan Cihaner, CHP genel başkan adaylığından çekildi

    CHP Genel Başkan Adayı İlhan Cihaner, yeni genel başkanın seçileceği oylamaya saatler kala adaylıktan çekildi.

    CHP Genel Başkan Adayı İlhan Cihaner, adaylıktan çekildi.

    Dün CHP genel merkezinde bir dizi görüşme gerçekleştiren Cihaner’in seçimlerden çekildiği bildirildi.

    Bugüne kadar 7 genel başkanın görev yaptığı CHP’de 1366 kurultay delegesi, yeni genel başkanı belirlemek için bugün sandık başına gidiyor.

    Divan başkanlığını Ekrem İmamoğlu’nun yapacağı kurultayda, Cihaner’in çekilme kararının ardından 13 yıldır genel başkanlık görevini sürdüren Kemal Kılıçdaroğlu, Manisa Milletvekili Özgür Özel ve eski PM üyesi Örsan Kunter Öymen yarışıyor.

    38. Olağan Kurultay, “İkinci yüzyılda demokrasi ve birlik kurultayı” sloganı ile gerçekleştiriliyor.

  • CHP’de kurultay günü: 100 yıllık çınarda bugün genel başkan, yarın ise parti meclisi seçimi yapılacak

    CHP’de kurultay günü: 100 yıllık çınarda bugün genel başkan, yarın ise parti meclisi seçimi yapılacak

    CHP’nin 2 gün sürecek 38. olağan kurultayı bugün başlıyor. Divan başkanlığını İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun yapacağı kurultayda bugün genel başkan, yarın ise PM ve YDK seçimi yapılacak.

    Cumhuriyetle yaşıt CHP’nin 2 gün sürecek 38. olağan kurultayı bugün başlıyor. Divan başkanlığını İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun yapacağı kurultay kapsamında bugün genel başkan, yarın ise parti meclisi (PM) ve yüksek disiplin kurulu (YDK) seçimi yapılacak.

    14 Mayıs seçimlerinin ardından “değişim” tartışmalarının yaşandığı CHP’de geri sayım bitti. Temmuzda mahalle delegelerinin seçimiyle başlayan, ilçe ve il kongreleriyle devam eden kongre süreci, bugün ve yarın gerçekleştirilecek 38. olağan kurultay ile birlikte sona erecek. Kurultay, bugün Ankara Arena Spor Salonu’nda saat 10.00’da, hazirun cetvellerinin imzaya açılmasıyla başlayacak. Çoğunluğun sağlanmasının ardından eski genel başkanların salona girişiyle devam edecek kurultayın ilk günü genel başkan adaylığı için imza toplanacak. Daha sonra genel başkanlık için seçim yapılacak.

    Kurultayın ikinci günü ise 61 üyeli PM ve 15 üyeli YDK seçimi gerçekleştirilecek. Böylece partinin yeni yönetimi belirlenecek. Kongrenin divan başkanlığını, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu üstlenecek. 8 kişilik divanın ise Kemal Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel’in önereceği isimlerden oluşacağı belirtiliyor. Kurultayda, mevcut Genel Başkan Kılıçdaroğlu, Grup Başkanı Özel, Örsan Öymen, İlhan Cihaner ve Ünal Karahasan yarışacak. 1200’ü il kongrelerinde belirlenmiş, 168’i ise doğal delege olan toplam 1368 delege oy kullanacak. Genel başkan adaylığı için toplam delegenin yüzde 5’ine denk gelen 69 imzaya ulaşılması gerekiyor.

    ADAYLARDAN KURULTAY MESAJLARI: DEMOKRASİ ŞENLİĞİNE DÖNÜŞSÜN

    CHP’de bugün başlayan kurultayda genel başkanlık için yarışacak Kemal Kılıçdaroğlu, Özgür Özel, Örsan Öymen ve İlhan Cihaner’in ortak mesajı kurultayın demokrasi şenliğine dönüşmesi yönünde.

    • Kemal Kılıçdaroğlu: Güzel ve keyifli bir kurultay yapacağız, barış içinde bir kurultay yapacağız, birlikte bayram havası içinde bir kurultay yapacağız.
    • Özgür Özel: Kürte, Türke, Aleviye, Sünniye, sağcıya, solcuya, yoksula ve güvencesiz çalışana dokunacak bir siyaset vaat ediyorum. Bir süredir partimizin izlediği mahcup ve edilgen siyasete karşı, cesur ve kararlı bir siyaset öneriyorum. Sokaktan kaçan değil, sokağı ve meydanı örgütleyen bir CHP vaat ediyorum.
    • Örsan Öymen: Kurultay delegelerine çağrı yapıyorum: Birbirinden fazla bir farkı olmayan 2 adaylı kurultay tasarımına ve mühendisliğine ve bu despotik uygulamalara ve sizin özgür iradenizi baskı altına almaya çalışan güç odaklarına isyan edin, kurultay gününden önce imzalarınızla tüm aday adaylarının adaylaşmasını sağlayın, demokratik bir kurultayın gerçekleşmesinin yolunu açın; hep birlikte bir tarih yazalım.
    • İlhan Cihaner: İki adayın yarıştığını delegelerin hafızasına kazıyarak diğerlerini yok saymaya çalışıyorlar. Hem genel merkezcilerin hem değişimcilerin partiyi bugüne getiren pratiklerinden kopmadıklarını görüyoruz. Onun için mutlaka bu iki yapı dışındaki bakış açıları kurultaya yansımalı.
  • CHP ANKARA İL KONGRESİ… İLHAN CİHANER: “GELDİĞİMİZ NOKTADA ÖRGÜTLER, BELEDİYELERİN VESAYETİ ALTINA GİRMİŞ DURUMDA. BELKİ DE BU SÜREÇTE İLK ÖNCE YIKIP ATMAMIZ GEREKEN ŞEY, BU”

    CHP ANKARA İL KONGRESİ… İLHAN CİHANER: “GELDİĞİMİZ NOKTADA ÖRGÜTLER, BELEDİYELERİN VESAYETİ ALTINA GİRMİŞ DURUMDA. BELKİ DE BU SÜREÇTE İLK ÖNCE YIKIP ATMAMIZ GEREKEN ŞEY, BU”

    CHP Genel Başkan Aday Adayı İlhan Cihaner, CHP Ankara İl Kongresi’nde; “Geldiğimiz noktada örgütler, belediyelerin vesayeti altına girmiş durumda. Belki de bu süreçte ilk önce yıkıp atmamız gereken şey, bu. Eğer Ankara, İstanbul, İzmir ve büyük iller, ilçeler kimin il başkanı olacağını, ilçe başkanı olacağını hatta mahalle delegesi olacağını belediye başkanlarına göre belirliyorlarsa oradan ne demokrasi çıkar ne de hepimizin dilimizden düşürmediği sosyal demokrasi çıkar, sulh çıkar ve iktidar çıkar. İlk önce yıkıp atmamız gereken örgütsel yapı içerisinde belediyelerin örgütlerin üzerindeki vesayetin olmaması gerekir” dedi.

    CHP Ankara İl Olağan Kongresi, bugün Ankara Ulus’taki Atatürk Spor Salonu’nda yapılıyor. Kongre’de konuşan CHP Genel Başkan Aday Adayı İlhan Cihaner, şunları söyledi:

    “RUMUZSUZ, BAYRAKSIZ, SEMBOLSÜZ, PARTİNİN ADININ BİLE TELAFFUZ EDİLMESİNDEN UTANILDIĞI YEREL YÖNETİMLER İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”

    “Önünüzde yerel seçimler var. Bir çeşit buradan çıkacak kadrolar ve iradeler hem geçmişin hesabını görmüş olacak hem de hangi koşullar da yerel yönetimlere gireceğimizi ve geleceği nasıl şekillendireceğimizi belirleyecek. Öncelikle bir iki şey söylemek istiyorum, maalesef partimize 15, 20 yıldır hakim olan siyasetsizlik, yerel yönetim süreçlerine de yansımış durumda. O kadar ki büyük baskılar altında çalışan hatta özellikle deprem sürecinde önemli işler yapmış, iktidarın her alanda kendilerini engellemeye çalıştığı bir dönemde çok iyi iş çıkaran belediyelerimiz adeta partisiz idare birimlere dönmüş durumda. Bu partisizlik sözüne dikkat çekmek istiyorum. Başarılar, yapılan işler partiye mal edilmiyor sanki belediye başkanlarını ya da onları oraya getiren kadroların kişisel politik kariyerlerinin bir parçası gibi ele alınıyor. Rumuzsuz, bayraksız, sembolsüz, partinin adının bile telaffuz edilmesinden utanıldığı yerel yönetimler ile karşı karşıyayız. Sizin oylarınız ile seçildiği halde, ‘Evet, bu bizim belediyemizdir’ diyebileceğimiz bir belediye dışında ‘Burası bizim belediyemiz midir acaba’ diye sorguladığımız belediyeler türemiş durumda. Bazı belediyelerimizin kentleşme politikaları, iktidar belediyelerinden ayırt edilemez bir halde. En önemli sorunumuz da belki de kurultay sürecinde en çok uğraşacağımız, sizlerin de en çok dikkat etmesi gereken sorun belediyeler ile örgütler arasındaki ilişki tersine dönmüş durumda. Normalde siyasi partiler ve belediyeler arasındaki ilişki örgütlerden, belediyelere doğrudur. Ama hepiniz biliyorsunuz, bu yalanı birbirimize söylemeye gerek yok. Geldiğimiz noktada örgütler, belediyelerin vesayeti altına girmiş durumda. Belki de bu süreçte ilk önce yıkıp atmamız gereken şey, bu. Eğer Ankara, İstanbul, İzmir ve büyük iller, ilçeler kimin il başkanı olacağını, ilçe başkanı olacağını hatta mahalle delegesi olacağını belediye başkanlarına göre belirliyorlarsa oradan ne demokrasi çıkar ne de hepimizin dilimizden düşürmediği sosyal demokrasi çıkar, sulh çıkar ve iktidar çıkar. İlk önce yıkıp atmamız gereken örgütsel yapı içerisinde belediyelerin örgütlerin üzerindeki vesayetin olmaması gerekir. Soralım size, biz belediye başkanını mı seçiyoruz yoksa parti komiseri mi seçiyoruz? Belediyeyi de ben yöneteceğim, ilçeyi de ben yöneteceğim, milletvekillerini de ben belirleyeceğim… Ve bu tarzın bize iktidar getirmediğini, partiyi için için çürüttüğünü artık görmemiz gerekir arkadaşlar.

    “NEREDEYSE SON 10 YILDIR CHP’NİN NE PROGRAMI NE DEĞERLERİ NE DE ADAYLARI YARIŞTI”

    Ben konuşmamda hem bir muhasebe eleştiri hem de nasıl bir parti olması gerektiğini söylemeye çalışacağım. Şu süreçte en çok duyduğunuz şöyle bir yaklaşım var. Deniliyor ki, bu örgütler ile iktidara gidemeyiz, dolayısıyla örgütleri dizayn etmemiz lazım. Yani, aktif üye pasif üye meselesi… Birçok arkadaşımız bunun çok parlak bir fikir olduğunu düşünüyor, bu bir aldatmaca bence. Anlatacağım hataların hiçbirisinde üyelerin bir belirleyiciliği yok. Yani üyeler mi dedi Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday yapın… Üyeler mi Sadullah Ergin’i Çankaya’dan aday gösterdi? Üyeler mi CHP’yi ortanın solundan, sağın ortasına taşıdı? Yoksa üyeler mi laiklik denilince arazi olan bir yönetim anlayışını hayata geçirdi? Bu aynı zamanda size umut versin. Çünkü, neredeyse son 10 yıldır CHP’nin ne programı ne değerleri ne de adayları yarıştı. Bu konuşmamın eleştiri dozu yüksek gelebilir… Ben sizlerden var olduğuna inandığım öfkeden, üzüntüden, çok büyük bir güçle de çıkabiliriz. Yeter ki o cesareti gösterelim. Yani öfkeniz ile kararınız arasındaki tutarlılığı gösterirseniz bu da çok küçük bir cesaret.

    “BUGÜNÜN DEYİMİYLE HEPİNİZ ORADAYDINIZ”

    Burada bir çok arkadaşımız yaşamıştır, yine bu süreçte en çok söylenen şey ‘Programı, tüzüğü yenileyeceğiz’ diyorlar. 2018 Tüzük Kurultayı’nı birlikte yaşadık. Kendi delegesine tuzak kurarak önseçimi ortadan kaldıran bir yönetim söz konusu. Salonda yeterli sayısı olmadığı halde Divan Başkanı’nın kafasını bile kaldırmadan, kabul edenler etmeyenler diyerek tüzüğü ne hale getirdiğini hatta bizler engel olmasak tüzükteki ‘demokratik sol partisi’nin nasıl kaldırılmaya kalkışıldığını hep birlikte yaşadık. Gene kendi ellerimizle bir merkez sağ inşa ettik, çünkü partiyi yöneten bu siyaset dehaları şöyle düşünüyordu ‘AKP ile baş edemiyoruz. Çünkü merkez sağ geriledi’. Merkez sağda kendisi ayağa kalkamıyor, o zaman bir merkez sağ inşa etmemiz lazım. Bu bakış açısıyla 39 milletvekilini siyasi ağırlıkları henüz test edilmemiş, partilere adeta hediye ettik. Cumhuriyet tarihinin ilk kez anayasayı değiştirecek boyutta belki de en gerici, karşı devrim, Atatürk düşmanı cumhuriyet düşmanı, kadın düşmanı, sol düşmanı, LGBT düşmanı Meclisi’ni inşa etmiş olduk. Bunların hepsini mutlaka ama mutlaka göz önünde bulundurmamız lazım. Yani, sizlere kalkıp şimdi ‘Tüzüğü, programı yapacağız; demokratikleştireceğiz’ diyenler mevcut tüzüğü ve programı yapmayanlar. Biliyorsunuz tüzüğümüzde 52’inci madde var. 52’inci madde, hiç kimse arka arkaya aday gösterilemez diyor. Oysa, hepiniz biliyorsunuz yıllardır gösteriliyor. Yeni yapılacak tüzüğün uygulanmasının garantisi ne olacak? Laiklik bizim temel ilkemiz. Diyanet Başkanlığı Akademisi kurulurken şimdi ikiye ayrılıp genel merkezciler ve değişimciler olarak kendini kodlayan arkadaşlarımızın tamamı oradaydı. Bu bahsettiğim hatalardan mevcut kendilerini, genel merkezciler ve değişimciler olarak kodlayan arkadaşlarımızın tamamı sorumlu. Bugünün deyimiyle hepiniz oradaydınız.

    “PARTİYİ İDEOLOJİSİZ, SİYASETSİZ, KENDİ DEĞERLERİNDEN UZAK, KENDİ KADROLARINDAN UZAK BİR SİYASİ LABORATUVAR HALİNE GETİRDİLER”

    Siyasette insanlar sadece yaptıklarından, söylediklerinden sorumlu değildir; belki onlardan daha fazla yapmadıklarından ve sustuklarından da sorumludur. İşte Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri yıllardır orada direniyor, Cumartesi Anneleri direniyor. İnanılmaz bir ekolojik mücadele var Türkiye’de ve maalesef CHP bunların hiçbir yerinde değil. Niye hiçbir yerinde değil? Çünkü bize şunu söylediler; ‘Sokak kriminaldir, sokağa çıkmanızı AKP istiyor’ bunu genel merkezciler ve değişimciler diye ayrışan arkadaşlarımız söyledi bize. Bu hataların hepsinde hep birlikteydiler. Partiyi ideolojisiz, siyasetsiz, kendi değerlerinden uzak, kendi kadrolarından uzak bir siyasi laboratuvar haline getirdiler. Bunun maliyeti, partimize, cumhuriyete çok fazla oldu. Dizayncı ve tasfiyeci bir anlayış ile siyaset yapıyorlar. Eğer her iki bu yapı kendileri dışında hayatın sırrını verseniz bile size biat edecek bir tutum içerisinde değilseniz partide yer almanız mümkün değil. Bunu söküp atmanız lazım. Biz bunun için şöyle bir yöntem öneriyoruz, iki fraksiyon olarak görüyoruz; genel merkezcileri ve değişimcileri… Onun yerine sizlerin kendi iradeleri ile partiyi yeniden inşa edeceği bir ikinci hattın açılması gerektiğini söylüyorum. O ikinci hattın, bir ideolojisinin net olması lazım. O ideoloji Atatürk’ün kazandırdıkları, sosyal demokratik bir çizgi olması gerekiyor.

    “BİZİM SİYASETİMİZ ARTIK İKTİDAR BELİRLEMEYE BAŞLADI. İKTİDARIN ÇİZDİĞİ SINIRLARLA SİYASET YAPMAYA BAŞLADIK”

    Son günlerde sosyal demokrasiyi de çok duyuyorsunuz. Neredeyse boş gösteren bir kavrama döndü sosyal demokrasi. Ağzını açan sosyal demokrasiden söz ediyor. Geçmişte unutulmuştu, çünkü sosyal demokrasi zaten kalmamıştı. Bunlar 18’inci yüzyılın kavramlarıydı. Bunu söylersek muhafazakarlar bize oy vermezdi ama nasıl olduysa bugünlerde çok söyleniyor ama Ahmet Kaya şarkısında var ya ‘Hep sonradan gelir aklıma’ diye. Dünyada sosyal demokrasinin yaşadığı krizler var. Sosyal demokrasiler de kendisini sorguluyor ve Türkiye’de sosyal demokrasinin yükseldiği dönemi yaşamamış, refah sürecini yaşamamış bir ülke olarak sosyal demokrasinin güncel sorunlarını da soldan aşacak bir siyasi hatta ihtiyaç var. Birinci ayağımızın bu olması lazım. İkincisi, bununla uyumlu bir kadro sizlerin seçmesi lazım. Danışmanından genel başkanına, milletvekilinden belediye başkanına kadar. Parti kadrolarında değişik sermaye gruplarını görürsünüz, açıkça veya üstü örtülü olarak sendikaları göremezsiniz. Demokratik kitle örgütlerini göremezsiniz. Bu ülkede azıcık nefes alınabiliyorsa bu mücadelenin en önemli bileşimleri demokratik kitle örgütleri. En önemlisi CHP’nin ‘Sağ kalmadı sol kalmadı’ dediği anda bu siyasetsizlikte Türkiye’de siyasi yelpaze de sağa kaydı. Bizim siyasetimiz artık iktidar belirlemeye başladı. İktidarın çizdiği sınırlarla siyaset yapmaya başladık. O nedenle bunu yıkacak bir kadro değişimine de ihtiyaç var.

    “BİZLER, VEKALET SAVAŞININ PİYONU DURUMUNA DÜŞÜRÜLMÜŞ DURUMUNDAYIZ”

    Bazı arkadaşlarımız, bazı skandallar ortaya döküldükçe ‘haberimiz yoktur’ diyor. Bir kez yapılan bir hata olsa ben bunu anlarım, Ekmeleddin İhsanoğlu’nu hepimiz bir sabah duyduk, tamam. E o zaman niye imza verdiniz? Hepiniz imza verdiniz, ben vermedim. Buna benzer bir sürü hata. Dokunulmazlıklar sonrası niye o dönem parti MYK’sında bulunan, parti Meclisi’nde bulunan arkadaşlarımız, parti Meclisi’nde biz itiraz ederken bir şeyler yapmaya çalışırken onlar genel merkeze, o kararlara destek oldular? Tekrar vurguluyorum, değişmesi gerekenler değişemezler. Dolayısıyla bizim yeni bir parti inşası sürecini cesaretle hayata geçirmemiz lazım.

    Biz üç başlıkta eleştiri yapıyoruz; bir, başarı getirse bile -ki mümkün değil- partinin ideolojik hattının, savunduğu hattın tavizsiz savunulması lazım. Sağ ile sağcılık yarıştırarak, milliyetçilerle milliyetçilik yarıştırarak, dindarla dincilik yarıştırarak ne iktidara gelebiliriz ne Türkiye’yi bir yere götürebiliriz… Bizler, vekalet savaşının piyonu durumuna düşürülmüş durumundayız. Biraz önce söyledim; bir tarafta genel merkezciler var, bir tarafta İstanbul Büyükşehir Belediyesi etrafında toplandıkları anlaşılan değişimciler var. Bunlar ellerindeki sonsuz olanaklar ile birbirlerine karşı sahada belediye başkanlarını, il başkanlarını ya da birtakım delege baronlarını kullanarak bir vekalet savaşı yürütüyorlar. Sizler, bunlar için birer sayıdan ibaretsiniz. Kriz anlarında ilk vazgeçilecek, piyonlardan ibaret görülüyorsunuz. Nerede sizin iradeniz? Nerede Türkiye’ye, dünyaya dair umutlarınız, mücadele azminiz? Ben de diyorum ki bu salondaki birçok insan Türkiye’nin çok zor zamanlarında 12 Eylül’den tutun AKP faşizminin bizlere yaşattığı dönemlerde bu mücadeleleri çok daha cesaretle verdiniz. Büyük bedeller ödeyerek verdiniz. O zaman bu cesaretin birazcık daha azını göstererek bu dizayn siyasetini tasfiye edelim. Partiyi, doğru bir şekilde yeniden inşa edecek bir iradeyi buradan çıkaralım.”