Etiket: hayri kozanoğlu

  • Hayri Kozanoğlu: Kim 750 TL vermek ister?

    Hayri Kozanoğlu: Kim 750 TL vermek ister?

    Gelir dağılımı bozuldukça yurttaş kuşaklara aktarılan bir yoksulluğa itiliyor. İktidar ise dipsiz bir kuyuya fon yaratmak için yeni külfetler dayatmaya hazırlanıyor. Artan durgunluk göstergelerine bakmak yerine ek vergilerle uğraşan ekonomi yönetimi ise halktan iyice koptu.

    Yoğun ekonomik veri bombardımanının gerçekleştiği bir haftayı geride bıraktık. Diğer konulara girmeden isterseniz toplumda en fazla yankı uyandıran 100 bin TL’yi geçen limite sahip kredi kartlarına (KK) Savunma Sanayi Fonu’na (SSF) destek için 750 TL ücret alınması planı üzerinde duralım.

    Bir kere limitler bankalar tarafından keyfi olarak belirleniyor. 100 bin TL sınırını aşmak için KK ile harcama yapmanız bile gerekmiyor. İkincisi, KK faizlerinin yanı sıra yurttaşlar zaten Banka Sigorta Muamele Vergisi (BSMV) ve Kredi Kullanımı Destekleme Fonu’na (KKDF) da ödeme yapıyor. Üstüne bir de bunun eklenmesi maliyeti iyice yukarı çekecek. Üçüncüsü, zaten gelirler düştüğü, KK faiz maliyeti de yükseldiği için tahsil edilemeyen alacaklarda sıçrama gözlendi. Bu nedenle Ekim başında BDDK “rahatlatıcı” bir düzenleme yaptı. Dördüncüsü, Mehmet Şimşek sürekli KK ile ödeme çağrısı yapıyor, kayda girmeyen nakit ödeme talep eden işletmelere ceza kesileceğini söylüyor. Böyle ek masraflar tam tersine bireylerde de nakit ödeme eğilimini teşvik edecektir. Beşincisi, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz tek kuruşun bile bütçeye gitmeyeceğini iftiharla ilan ediyor. Halbuki sade yurttaş için bütçeye giden vergiler en azından sağlık, sosyal hizmetler şeklinde kendine hizmet olarak dönme potansiyeli taşır. Halbuki SSF dipsiz kuyu gibidir. Örneğin S-400 hava savunma sistemi için Rusya’ya milyarlarca dolar ödendi. Şimdi atıl bir şekilde hangarlarda duruyor.

    Bu konuda insan ister istemez, mesnetsiz biçimde İsrail tehlikesini gündeme getirmenin söz konusu bu vergiye hazırlık olduğunu düşünüyor. Zaten geçim sıkıntısından bunalmış, burnundan soluyan sade yurttaşlara bir de böyle yersiz bir külfet dayatan iktidarın, halktan iyice koptuğu anlaşılıyor.

    GELİR DAĞILIMI BOZUK, YOKSULLUK DA DÜŞMÜYOR

    Şimdi gelelim 2023 yılına ilişkin gelir dağılımı istatistiklerine: En yüksek %20 toplam gelirin tam %48.7’sine, yaklaşık yarısına konuyor. En düşük %20 ise %6.1 ile yetiniyor. Son 10 yılda en fazla irtifa kaybeden kesim ise 2014’te gelirin %15.3’ünü alırken, 2023’te payı %14.3’e kadar gerileyen ortadaki %20. Toplumun en yüksek gelir elde eden %20’sinin payının, en düşük gelir elde eden %20’ye oranı şeklinde hesaplanan P80/P20 oranı 7.9 ile aynı düzeyde kalırken, aynı yöntemle bulunan P90/P10 oranı ise 14.2’den 13.8’e düştü. Bunun nedeni kök ücretten bağımsız olarak en düşük emekli maaşlarına belli artışlar getirilmesi ve asgari ücretin  seçim yılında göreceli tatminkar belirlenmesi olabilir.

    Bu ifadeler neden önemli? Çünkü aynı günlerde, Yoksulluk ve Yaşam Koşulları istatistikleri de yayımlandı. Göreceli yoksulluğun %13.5’e gerilediği ilan edildi. İnsanların bu kadar yaygın biçimde geçim sıkıntısından şikayet ettiği bir yılda böyle bir iyileşme nasıl sağlandı? Cevabı oldukça basit ve net. Çünkü yoksulluk medyan, yani yelpazenin en ortasındaki kesimin geliri kıstas alınarak hesaplanıyor. Toplam nüfus içinde medyan gelirin %50’sinin altında gelire sahip insanların oranının %13.5’e düştüğü görülüyor.

    Gelir dağılımı istatistikleri konumu en belirgin gerileyen kesimin gelir skalasının ortasındaki %20 olduğunu ortaya koymuştu. Dolayısıyla yoksulluk sınırı ortanca gelirle oranlanınca, payda daha hızla düştüğü için, pay az miktarda düşse bile yoksulluk gerilemiş görünüyor. Diğer bir ifadeyle, orta gelir grubu durumu herkesten hızlı irtifa kaybeden kesim olunca, onunla kıyaslanan kesimlerin durumu sanki iyileşmiş görünüyor. Yani  orta gelirli kesimler herkesten hızlı yoksullaştığı için, en alt kesimlerin geliri yerinde saysa  bile yoksulluk sorunu hafifliyormuş gibi “sahte” bir görüntü ortaya çıkıyor.

    KUŞAKLARARASI STATÜKO KORUNUYOR

    10 Ekim tarihinde yayımlanan diğer bir araştırma da Dezavantajların Kuşaklararası Aktarımı idi. Bu çalışmanın verileri de gençlerin okul başarısında en önemli etmenin annenin eğitimi olduğunu gösterdi. Annesi yükseköğretim mezunu kişilerin %83.5’i üniversite diploması alırken, annesi lise altı eğitimlilerde bu oran %21.9’da kaldı. Babalar için aynı oranlar %79.5 ve %18.4 oldu.

    Kendisi 14 yaş civarında iken ailesinin maddi durumunu “çok kötü” olarak belirtenlerin %14.9’u şu an en yüksek gelir grubunda iken, %24.4’ü çok kötü durumda olmaya devam ediyor.  Ailesi çok iyi konumda bulunanların ise %40.8’i bu durumu sürdürürken, %8.4’ünün çok kötü duruma düştüğü görülüyor. Kötü, biraz kötü, iyi, biraz iyi gibi ara kategorilerde geçişlilik daha kolay iken, en alt ve en üst gruplarda statükonun en belirleyici olduğu, insanların  önceki kuşakların standardına demirlediği görülüyor. 20 yıl öncesi verilere sahip olmadığımız için AKP döneminde sınıf atlamanın kolaylaştığı mı, yoksa zorlaştığı mı üzerine ise net bir değerlendirme yapamıyoruz.

    DURGUNLUK ALAMETLERİ ARTIYOR

    Geçtiğimiz hafta yayımlanan aylık istatistiklerden en dikkat çekeni, sanayi üretiminin Ağustos’ta %5.3 düşmesiydi. Bu zayıflama imalat sanayi üretiminde %5.4’e kadar ulaştı. Böylelikle Haziran’da %5.0, Temmuz’da %4.0 gerilemenin ardından sanayide üretim kaybı üç ay arka arkaya gerçekleşmiş oldu. Ekonomik durgunluğun en belirgin biçimde sanayi sektöründe kendini hissettirdiği açıkça görülüyor.

    Buna karşın Ağustos’ta işsizlik oranının %8.5 düzeyine gerileği açıklandı. Aylık verilerin sektörel dökümü verilmediği için işsizliğin sanayi, hizmetler, tarım arasındaki dağılımını  bilemiyoruz. Sanayide keskin bir düşüş gözlenirken işsizliğin gerilemesi ister istemez kuşku uyandırıyor. Bu durumun bir açıklaması, mevsim etkisinden arındırılmış atıl işgücü oranının %27.2’ye yükselişi olabilir. Zamana bağlı eksik istihdam denilen, tam zamanlı çalışmak isterken kısmi zamanlı çalışmak zorunda kalanların artışı, işsizliği düşük gösteriyor sonucu çıkarılabilir. Hizmetlerde bu tip “esnek” işlerin daha fazla ağırlık taşıması da bu tezi doğrulayabilir. Diğer bir açıklama ise, işten çıkarma furyasının sanayide üretim düşüşünü gecikmeli izlemesi, firmaların durgunluğun geçici olduğu düşüncesiyle yetişmiş elemanları elinde tutma çabası olabilir. Buradan, ekonomik durgunluğun derinleşmesi halinde işsizliğin ani sıçrama gösterme olasılığının yüksek olduğu sonucu çıkarılabilir.

    2024 Ağustos verilerine göre 4.3 milyar dolar cari fazla sağlanması da yine ekonominin durgunlaşmasının bir sonucu. Söz konusu ayda 7.6 milyar dolarlık bir seyahat geliri sağlandı. Evet ama aynı zamanda ekonomik zayıflamaya paralel hammadde – ara malları grubu ithalatı %13.1 azalışla 18.8 milyar dolara geriledi. Cari fazla verilmesi ekonomik durgunluk dönemlerinin tipik bir belirtisi. Buna rağmen Eylül ayından başlayarak yine cari açığın ortaya çıkacağını söyleyebiliriz. Çünkü ihracatın Eylül’de %1.8 düşüşe geçtiğini biliyoruz. Turizm gelirlerinin de mevsim gereği zayıflaması sonucu önümüzdeki ay sınırlı da olsa bir cari açıkla karşılaşacağız.

    Hayri Kozanoğlu

    Hayri Kozanoğlu’nun yazısı

  • Hayri Kozanoğlu : Enflasyonun kaleleri

    Hayri Kozanoğlu : Enflasyonun kaleleri

    Son zamanlarda piyasacı ekonomi yorumcuları büyük bir sitayişle Arjantin programından söz ediyor, mart ayında bütçe fazlası verilmesini Türkiye’ye örnek gösteriyor. O nedenle her iki ülkeyi benzerlikleriyle ve farklılıklarıyla karşılaştırmakta yarar bulunuyor.

    G-20 ülkeleri arasında en yüksek enflasyon oranına sahip iki ülke bilindiği gibi Arjantin ve Türkiye. Her iki ülkede de 2023’te haşin bir kemer sıkma programı başlatıldı. 2023 Aralık’ta, elinde testeresiyle kamunun ekonomideki ağırlığını azaltmaya, pesoyu atıp ABD dolarına geçmeye söz veren fanatik piyasacı Javier Milei cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu. Bizde de 2023 Mayıs seçimleri sonrası Hazine ve Maliye Bakanlığı’na atanan Mehmet Şimşek enflasyonu düşürme vaadiyle bir ekonomik istikrar önlemleri uygulamaya koyuldu. Ancak, yaklaşan 31 Mart 2024 yerel seçimleri nedeniyle Şimşek’in programının en can acıtıcı ögeleri seçim sonrasına bırakıldı.

    2001’DEKİ BENZER TARTIŞMALAR

    Son zamanlarda birtakım piyasacı ekonomi yorumcuları büyük bir sitayişle Arjantin programından söz ediyor, Mart ayında bütçe fazlası verilmesini Türkiye’ye örnek gösteriyor. O nedenle her iki ülkeyi benzerlikleriyle ve farklılıklarıyla karşılaştırmakta yarar bulunuyor.

    Ama isterseniz önce bir 2001’e uzanalım, o günlerde de böyle karşılaştırmalar yapıldığını hatırlayalım. O dönemlerde Arjantin’de “para kurulu” diye adlandırılan Konvertibilite Planı ile  “1 peso = 1 dolar” formülüne göre yerel paranın değeri sabitlenmişti. Yabancı yatırımcılara devalüasyon tehlikesinden uzak “doldur-boşalt” olanağı tanınmıştı. Böylelikle enflasyon kontrol altına alındı, hızlı bir büyüme de sağlandı. Ama zaman içinde ABD ile Arjantin arasında birikimli enflasyon farkı artınca güven sarsıldı, yabancı para sermaye çıkışı başladı, yabancılara döviz verince piyasadan peso çekilmek zorunda kalındı, likidite kurudu ve sistem çöktü. Arka arkaya devlet başkanları değişti, yoksulluktan bunalan halk sokaklarda barikatlar kurdu, ülkede adeta “devrimci durum” ortaya çıktı. Mayıs 2023’te sol Peronist denebilecek Nestor Kirchner’in göreve gelmesiyle,

    Hayri Kozanoğlu’nun yazısının devamı

  • Şimşek, Dünya Bankası ile finansman anlaşması imzalandığını açıkladı

    Şimşek, Dünya Bankası ile finansman anlaşması imzalandığını açıkladı

    IMF başkanlığına Georgieva yeniden seçildi. Şimşek, Dünya Bankası ile finansman anlaşması imzalandığını açıkladı. Washington İkizleri IMF-DB derinleşen gelir ve servet dağılımı bozukluklarının başlıca sorumluları.

    Geçtiğimiz hafta Washington kaynaklı iki kayda değer gelişme yaşandı. Birincisi, IMF Yönetim Kurulu’nun Kristalina Georgieva’yı ikinci kez başkanlığa atamasıydı.

    İkincisi ise Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in Dünya Bankası ile ilk 3 yılda 18 milyar dolar finansman sağlayacak bir çerçeve anlaşması imzalandığını açıklamasıydı.

    Dünya Bankası: En yoksul ve en zengin ülkeler arasındaki uçurum arttı - Elips Haber

    IMF GELİR ADALETSİZLİĞİNİ TELAFFUZ ETTİ

    İsterseniz IMF ile başlayalım. Georgieva döneminde IMF’nin fon sağladığı ülkelere dayattığı kemer sıkma politikalarında bir değişiklik gözlenmemekle birlikte; gelir ve servet adaletsizliği konularında daha duyarlı davrandığı, gerekirse sermaye kontrolleri uygulanabileceğini vurguladığı, kamu bütçelerinden sosyal harcamalara özellikle yoksulluğa yönelik programlara kaynak ayrılmasını desteklediği gözleniyordu.

    Georgieva yeniden atanma kararı alınmadan yaptığı konuşmalarda, önde gelen ekonomilerin uzun dönemli düşük bir büyüme performansı sergilemesinin nedeninin servet ve gelir eşitsizliği olduğunun altını çizdi. IMF başkanlarının ağzından her zaman, ticaretin ve sermaye akışlarının serbestleştirilmesi, emek piyasalarının esnekleştirilmesi, sıkı para politikalarının tavizsiz uygulanması yollu standart reçeteler duymaya alışkın gözlemciler açısından bu demeç bir ilke işaret ediyordu. IMF başkanı, John Maynard Keynes’in okulu olarak bilinen Cambridge Üniversitesi King’s College’da yaptığı sunumla, ünlü iktisatçının zamanında 100 yıl içinde yaşam standartlarının 8 kat yükseleceği öngörüsünün doğru çıktığını, ama büyümenin nimetlerinin paylaşımı konusunda bu denli iyimser bir tablodan söz edilemeyeceğini söyledi. Georgieva’ya göre, önümüzdeki 100 yıl için IMF araştırmaları çerçevesinde iki senaryo var. Ya “düşük ihtiraslı”, küresel üretimin üç kat arttığı, yaşam standartlarının ikiye katlandığı bir duruma rıza gösterilecek. Ya da daha sürdürülebilir, daha adil bir seçenek benimsenip, yaşam standartlarının dokuz kat artması sağlanacak (The Guardian 14 Mart 2024).

    Daha sonra IMF bloğunda yayımlanan, IMF baş ekonomistinin de imzası bulunan bir makale, merkez bankalarının faiz artırımları sonrası ortaya çıkan tabloyu analiz ediyor. Uzun vadeli reel faizlerin devam etmesinin, düşük büyüme temposunun ve özellikle pandemi döneminde sosyal transferlerle artan kamusal borcun finansal istikrar ve kamu maliyesi açısından büyük risk oluşturduğuna dikkat çekiyor. (IMF Blog The Fiscal and Financial Risks of a High-Debt, Slow-Growth World, Tobias Adrian, Vitor Gaspar, Pierre-Olivier Gourinchas 28 Mart 2024).

    IMF SERVET VERGİSİNE NASIL BAKIYOR?

    Böyle bir tehlikenin oluşmamasının başlıca koşulu ise, bütçe gelirlerinin artmasıdır. Derken bu meyanda IMF’den beklenmeyecek bir başlıkla, “Serveti Nasıl Vergilendirmeli” konulu kapsamlı bir araştırma yayımlandı. Bu çalışmanın tam da Türkiye’de servet vergisinin tartışıldığı bir döneme denk gelmesi de ilginç. Ancak varılan sonuçlar, bekleneceği üzere aşırı servet sahiplerini ürkütecek cinsten değil. Çünkü, bir kişinin veya şirketin fiziksel ve finansal tüm varlıkları ile tüm yükümlülüklerinin farkından oluşan net servetinin zamana yayılarak vergilendirilmesi yaklaşımı adil ve pratik bulunmuyor. Bunun yerine, serveti oluşturan varlık kalemlerinin sağladığı sermaye kazançlarının ayrı ayrı vergilendirilmesi salık veriliyor. Vergi oranları artırılarak, vergi hasılatını düşüren açıklar kapatılarak, adaletin sağlanması öneriliyor. Yine de net servet vergisinin belli bir limiti aşan servetler için uygulanabileceği söyleniyor. Böylelikle Joe Biden’ın 2025 yılı için vaad ettiği 100 milyon doları aşan servetlerin %25 vergilendirilmesi gibi planlar için açık kapı bırakılıyor. (How to Tax Wealth, Shafik Hebous, Alexander Klemm, Geerten Michielse ve Carolina Osorio-Buitron, IMF How to Note Mart 2024). Tüm bunlara karşın IMF’nin servet vergisini telaffuz etmesi yine de bir aşama sayılabilir. Önümüzdeki haftalarda Türkiye’de bir servet vergisinin gereği ve uygulanabilirliği konusunda sürdüreceğimiz i tartışmalara katkı sağlayabilecek bir metin kaleme alındığı söylenebilir.

    DB’YLE 18 MILYAR DOLARLIK ANLAŞMA

    Dünya Bankası (DB) sitesinde 2024-2028 yıllarını kapsayan Ortaklık Anlaşması Çerçevesi’nin Türkiye’nin uzun vadeli potansiyelini artırmak, yüksek-gelirli ülke statüsüne yükselme çabalarını hızlandırmak, yakın dönemli şoklara karşı iyileştirmek ve yeniden imar çabalarını desteklemek amacıyla imzalandığı duyuruldu.

    Bu dönemde DB’nin üç alana odaklanacağı belirtiliyor:

    • Yüksek ve sürdürülebilir üretkenlik artışı: İklim değişikliğine akıllı yanıtlar üreten tarım, gıda güvenliğinin sağlanması, sanayi sektöründe karbon salımlarının azaltılması, 6 Şubat 2023 depreminden etkilenen bölgelerin ekonomik iyileşmesinin desteklenmesi.

    • Kapsayıcı hizmetler ve istihdam: Gelir ve diğer eşitsizliklere yönelik kadınlar, gençler ve savunmasız gruplar için istihdam yaratılması; sağlık ve eğitime erişimde farklılıkların giderilmesi, yerel yönetim altyapı ve hizmetlerinin desteklenmesi.

    • Doğal felaketlere karşı dayanıklılık: Felaketlere karşı dayanıklılık ve hazırlığa öncelik verilmesi, doğal kaynakların yönetimi ve temiz enerjiye geçişin sağlanması.

    DB GÜZELLEMESI

    Anlaşmanın duyulması üzerine Türkiye kamuoyunda hemen DB’nin proje bazlı kredi verdiği, çok ayrıntılı bütçelenme talep ettiği, harcamaların sadece ve sadece önceden belirtilen kalemler için yapılabileceği tarzı yorumlar paylaşıldı. Bu yönüyle de israfa, keyfi harcamalara, kapsam dışı alanların finansmanına kapalı bir çerçeve bulunduğu üzerinden, DB güzellemesi yapılmaya başlandı. Evet bunlar doğru. 18 milyar doların zamana yayılacağı, Türkiye’nin bugün yaşadığı döviz sorununa fazla etki yapacak bir nakit akışının söz konusu olmadığı değerlendirmesi de yerinde. DB’den sağlanacak finansmanın uygun faiz koşullarına sahip ve uzun vadeli doğası da biliniyor. Böyle bir anlaşmanın, piyasalardan borçlanmak açısından olumlu bir referans oluşturacağı da söylenebilir.

    Gelgelelim, Washington İkizleri diye bilinen IMF-DB’sının koordineli biçimde uyguladıkları neoliberal politikaların dünyadaki derinleşen gelir ve servet dağılımı bozukluklarının başlıca sorumlularından biri olduğu, piyasalaşma ve finansallaşma süreçlerinin toplumların tüm dokularına yerleşmesinde ağır vebal taşıdığı da artık genel kabul görüyor. DB eski baş ekonomisti Nobel ödüllü Joseph Stiglitz’in Washington Uzlaşmasını tüm ülkelere tıpa tıp aynı reçeteyle dayatmaları olgusunu, “kurabiye kalıbı” metaforuyla betimlemesi örneği hala hatırlanıyor. Neoliberalizmin ülkelerin toplumsal dokularında yarattığı tahribat konuşulmadan, küresel kapitalizmin bugün yaşadığı tıkanıklıkta IMF-DB’nin rolü masaya yatırılmadan düzülen övgüler en hafif tabiriyle havada kalıyor.

    DB MASUM SAYILABILIR MI?

    2000’lerin başında Kemal Derviş’in IMF-DB programını “15 günde 15 yasa” sloganıyla hayata geçirdiğini; işe IMF’nin 7.5 milyar dolar EK Rezerv Kolaylığı, DB’nin 5 milyar dolar proje kredisiyle başlandığını hatırlayalım. 15 yasa tütün, şeker, enerji piyasası, telekom kanunlarını da içeriyordu. Bu politikalar hep DB’nin yapısal uyum programlarıyla hayata geçirildi. O dönem özelleştirme hızlandırılıp, enerjiden iletişime, eğitimden sağlığa kamunun egemen olduğu tüm sektörler piyasa rekabetine açıldı. Kamu yatırımlarını iyiden iyiye kıstı, elini mal ve hizmet üretiminden, hatta altyapı hizmetlerinden çekti. Özel emeklilik fonlarını, özel üniversiteleri, özel sağlık kurumlarını teşvik etti. Toplumsal hizmetler bir kar alanı olarak tanımlandı, kamunun ekonomideki rolü iyice daraltıldı.

    Derviş programının 2022’den sonra AKP iktidarı eliyle bir bir hayata geçirildiğine tanıklık ettik. Bugün tarımın gerilediğinden mi şikayet ediyoruz.? Cep telefonu faturalarının kabardığından mı? Elektrik zamlarından mı? Fahiş özel okul, özel hastane ücretlerinden mi? Kamu-Özel İşbirliği projelerinin kamu bütçesine ağır yükünden mi? Tüm bu sorunların altında o gün uygulanan bu politikalar, neoliberalizmin özelleştirme-piyasalaştırma-finansallaştırma zihniyeti yatıyor. O bakımdan DB’nin teknik, ilkeli, sadece kendi işine bakan; ideolojilerden, ön yargılardan arındırılmış masum bir kuruluş gibi sunulması pek gerçekçi görünmüyor. Bu noktada kamucularla piyasacılar arasındaki açı farkı bir kez daha ortaya çıkıyor.

    Kaynak:Hayri Kozanoğlu’nun yazısının devamı

  • Hayri Kozanoğlu : Sıkılaştırma nereye kadar?

    Hayri Kozanoğlu : Sıkılaştırma nereye kadar?

    Son haftaların moda kelimesi “sıkılaştırma.” Özellikle kredi kartlarından harcama yapmanın dizginlenmesi isteniyor. Ek sıkılaştırmalar, ekonominin iyice boğulmasını, talebin durmasını, işsizliğin patlamasını getirebilir.

    Piyasacı ekonomistler Merkez Bankası politikalarını övmeye doyamıyor. Faizlerin yüzde 45’e yükselmesini yeterli buluyorlar, lakin biraz daha “sıkılaşma” talep ediyorlar. Son haftaların moda kelimesi “sıkılaştırma”. Yani paraya erişimin giderek zorlaşması. Özellikle kredi kartlarından harcama yapmanın dizginlenmesi isteniyor.

    Kredi kartı faizlerinin artırılması, limitlerin daraltılması, asgari ödeme tutarının yükseltilmesi, taksitlendirmenin zorlaştırılması gibi öneriler havalarda uçuşuyor. Gerçekten bireysel kredi kartı harcamaları keskin bir artışla 1.251 trilyon liraya ulaşmış durumda. Aslında aylık yüzde 3.69 faiz, vergi ve komisyonlarla bu harcamaların maliyeti hiç de düşük değil. Ne var ki, kredi kartının alternatifi ihtiyaç kredilerinin yıllık faizinin yüzde 61-62 civarında gezinmesi, kişileri karta davranmaya yöneltiyor.

    MERKEZ BANKASI’NIN YANLIŞ OKUMASI

    Enflasyon Raporu’nda bu konuya ilişkin şöyle bir okuma söz konusu: kredi kartı maliyetleri caydırıcı hale gelirse, insanlar mal ve hizmetlere talep yaratmak, yani harcama yapmak yerine tasarrufa yönelecekler. Ekonomide tasarruf oranı artacak, sermaye birikimi için, yani yeni yatırımlar için kaynak yaratılacak. Orta ve uzun vadede büyüme potansiyeli artacak, mal ve hizmet arzı bollaşacak. Böylelikle hem enflasyon alt edilecek, hem de tatminkâr büyüme temposu yakalanacak.

    Ekonomi 101 kitaplarında okunduğu zaman kabul edilebilecek bu yaklaşım, Türkiye ekonomisinin bugünkü somut konjonktüründe gerçekçi değil. Şöyle ki, gerçekten de 28 Mayıs seçimi öncesi borçlanarak harcamanın cazibesiyle, insanlar otomotive, elektronik aletlere, mobilya ve beyaz eşyaya hücum ettiler. Kredi kartı aylık faizlerinin bu enflasyon ortamında yüzde 1.29 ile sınırlandırılması bireyleri limitlerini zorlamaya davet etti. Gelgelelim bugünkü faiz düzeyi finansal koşulların elverişliliği nedeniyle geliri yerinde kimselerin harcama yapmasını   teşvik etmiyor. Nitekim aynı Enflasyon Raporu otomotiv dışında sözünü ettiğimiz mobilya, beyaz eşya gibi taksitli alımların yaygın olduğu sektörlerde talebin zayıfladığına işaret ediyor.

    Peki bu kadar kredi kartı harcamasını kim yapıyor? Bu hızlı artışın bir nedeni, kredi kartını benim gibi bir borçlanma aracı değil, ödeme aracı olarak kullananlar. Zaten bireysel kredi kartı borç bakiyelerine baktığımız zaman taksitli harcamaların yıl başında limit artışları nedeniyle sıçrama bir yana bırakılırsa hız kestiği, taksitsiz harcamaların ise dolu dizgin arttığı görülüyor. Tam 1 yıl önce taksitli harcamalar bakiyesi 258 milyar lira, taksitsiz harcamalar 245 milyar lira iken; bugünkü rakamlar 546 milyar liraya karşın 702 milyar lira.

    Kredi kartları limitlerini zorlarcasına kullananlar, halk arasında yaygın ifadeyle kredi kartlarına takla attıranlar, dar gelirliler. TUİK’in pek inandırıcı bulunmayan verilerine göre dahi, bu kesimlerin muhatap kaldığı enflasyon oranı, sepet enflasyonun çok üzerinde. Dar gelirliler büyük ölçüde “gıda, kira, ulaştırma” harcamalarına sıkışmış haldeler. 2024 Ocak itibarıyla son bir yılda gıda fiyatları yüzde 70, kiralar yüzde 112, ulaştırma hizmetleri yüzde 95 artmış durumda. Buna karşın manşet enflasyon yüzde 65. Gıdaya 3, kira ve ulaştırmaya 2 ağırlık verdiğimiz basit bir sepet, dar gelirlinin enflasyonunu yüzde 89 veriyor.

    OPERASYON SEÇİM SONRASI

    31 Mart seçimlerinden önce, kredi kartlarında önemli bir sıkılaştırma beklenmiyor. Operasyon seçim sonrasına bırakılmış gibi görünüyor. Kredi kartı harcamalarının zorlaştırılması/maliyetinin yükseltilmesi iki yakasını ancak borçlanarak bir araya getirebilenlerin daha fazla tasarruf yapmasını değil, sadece daha az harcama gücüne sahip olup yoksullaşmasını getirir. Sofralarına koyabildikleri gıda azalır, yaşam standartları düşer. Takibe düşen alacaklar artar. Haliyle asıl istenen, insanların zorunlu ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılayacak düzenli bir gelire sahip olmalarıdır. Yoksa borçlanma son çare… Tüm bunlar Merkez Bankası’nın harcamalar düşünce, tasarruf dolayısıyla yatırım artar okumasının yanlışlığını gösteriyor. Talebin keskin bir düşüşü de, ekonominin öngörülenden hızlı biçimde yavaşlamasını, durgunluğun egemen olmasına yol açar.

    Bu durumun farkında olanların başında Mehmet Şimşek geliyor ve işverenlere durmadan ihracata ağırlık vermelerini öğütlüyor. Onlar da sürekli kurun yetersizliğinden dem vuruyor, liranın daha fazla değer kaybetmesini talep ediyor. Çünkü Türkiye döviz cinsinden düşük ücretlerle gıda, tekstil, mobilya gibi emek yoğun sektörlerde rekabet edebiliyor. Geçenlerde televizyonda denk geldiğim devalüasyon talep eden bir konfeksiyon ihracatçısı, “Türkiye çip, yapay zeka gibi alanlarda ihracat yapıyor da, biz mi engel oluyoruz” diye kendi açısından mantıklı şikayetini dile getiriyordu.

    Enflasyon Raporu’nda Mayıs’a kadar tüketici enflasyonunun yatay seyredeceği; doğalgaz sübvansiyonunun kalkmasıyla birlikte Mayıs 2023’te 0.04 açıklanan tuhaf oranın da devre dışı kalmasıyla, rakam verilmemekle birlikte yıllık enflasyonun yüzde 80’e dayanacağı öngörülüyor. (Bkz. Enflasyon Raporu 2024-1 Grafik 3.2.1.) Bir de, döviz rezervi pozisyonu Mayıs 2023 kadar vahim olmasa da, halk arasında seçim sonrası döviz kurlarının sıçrayacağı rivayeti dolaşıyor. Herkesin böyle bir beklentiye girmesiyle, “kendini doğrulayan kehanet” gerçekleşir.. Her iki durum da, dövize akını engellemek, yıl sonu enflasyon hedefini inandırıcı kılmak için yeni bir faiz artışını davet eder.

    Yeni faiz artışları ve ek sıkılaştırmalar ise, ekonominin iyice boğulmasını, talebin durmasını, işsizliğin patlamasını getirebilir. Peki ne yapsalardı, enflasyonun iyice başını alıp gitmesini mi bekleselerdi? Bu yerinde bir soru görünmekle birlikte, muhatabı bizler değiliz. Merkez Bankası’nın oldukça asabi bir başkan yardımcısı var. Hani, “Ağırlıklı fonlama maliyeti mevduat faizi linki kopmuş, politika faizi enflasyon linki kopmuş, faiz kur linki kopmuş” açıklamalarını yapan profesör. Doğrusu bu şikayetlerini bize değil, kendini o mevkiye atayan makama yöneltmesi. Tabi kendinin ve arkadaşlarının o koltuklarda oturmasını, seçimlerden önce bütün sorunların halı altına süpürülmesini sağlayarak, vatandaşın aklını çelmeyi başaran Nureddin Nebati ekibine borçlu olduğunu unutmadan.

    Hayri Kozanoğlu’nun yazısı

  • Hayri Kozanoğlu :Emekçiler açısından enflasyon ve büyüme

    Hayri Kozanoğlu :Emekçiler açısından enflasyon ve büyüme

    İnsanlarımızın en fazla canını yakan gıda enflasyonundaki yıllık artış %72.86’yı buldu. Dar gelirlilerin ana beslenme kalemi ekmeğin bir ayda %18.45, meyvelerin % 15.49, yumurtanın % 15.14 artması halkımızın çarşı pazar şikayetinin ne denli gerçek olduğunu kanıtlıyor.

    Ağustos ayı tüketici fiyatları enflasyonu %9.09 olarak açıklandı. Böylelikle iki ay arka arkaya %9’un üzerinde bir fiyat artışıyla karşılaşmış olduk. Bu iki ayda %19.49’luk bir enflasyon yaşanması anlamına geliyor. Yıllık enflasyon da, %58.94 ile Merkez Bankası’nın yıl sonu enflasyon tahmini %58’in üzerine çıktı. 2023’ün eylül ve aralık dönemini kapsayan son 4 ayında ortalama aylık enflasyonun %2,5 olması bile enflasyonu %58’in üzerine taşıyacak. Büyük olasılıkla yıl %70’in üzerinde bir enflasyonla kapatılacak.

    Önümüzdeki aylarda enflasyon ivmesinin süreceğinin en önemli belirtisi, fiyatları mevsimsel olarak sonbaharda sıçrama gösteren eğitim, konut ve giyim-ayakkabının ağustos ayında sırasıyla %3.11, %6.89 ve %8.25 olmak üzere aylık enflasyon %9.09’un altında artmış olması. İnsanlarımızın en fazla canını yakan gıda enflasyonundaki, yıllık artış da, %72.86’yı bulmuş durumda. TÜİK’e göre ülkenin en düşük gelire sahip %20’si eline geçen paranın %35’ini gıdaya harcıyor. Buna karşın gıda harcaması en yüksek gelirli %20’nin bütçesi için %16.6’da kalıyor. Dar gelirlilerin ana beslenme kalemi ekmeğin bir ayda %18.45, taze meyvelerin % 15.49, yumurtanın % 15.14 artış göstermesi halkımızın çarşı pazar şikayetinin ne denli gerçek olduğunu kanıtlıyor. Dolayısıyla ülkenin yoksullarının hissettiği enflasyon açıklanan ortalama oranın üzerinde kalıyor.

    Peki enflasyon neden temmuz ile birlikte tırmanışa geçti?

    Hayri Kozanoğlu’nun yazısının devamı

  • SONBAHARDA FIRTINA GELİYOR!

    SONBAHARDA FIRTINA GELİYOR!

    “Rasyonel politikalara dönülecek” mesajı veren Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, sıkılaştırma politikalarının süreceğini açıkladı. Şimşek, özel bankalardan, düşen alım gücüyle birlikte talebi artan tüketici kredilerini frenlemesini istedi.

    Mehmet Şimşek’in ‘bankalara baskısı’ borçla geçinen yurttaşı zora sokacak! Şimşek, “Ticari kredileri destekleyin” dedi. Tüketici dernekleri ve ekonomistler, “Nakdi olmasına karşın borçlanarak telefon, araba alanları engellemeye çalışıyorlar ama geçimini borçlanarak sağlayan dar gelirliler ezilecek. Yeni ekonomi politikası ile tüketici için sonbahar gerçekten ‘kusursuz bir fırtına’ olacak” yorumunu yaptı.

    Cumhuriyet Gazetesi’nde Ali Can Polat imzası ile yeralan haber şöyle:

    Ekonomide sıkılaştırma politikalarının devam edeceğini açıklayan Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, özel bankalara “Tüketici kredilerini kısın, büyüme için ticari kredileri destekleyin” çağrısı yaptı. Çağrıyı değerlendiren tüketici dernekleri ve ekonomistler ise yurttaşın alım gücündeki düşüş nedeniyle kredi ve kredi kartlarına yöneldiğini belirterek “İthal tüketimi kesmek isterken dar gelirliyi eziyorlar. Kredi kartı ödemeleri tıkanacak” ifadelerini kullandı.

    Türkiye Bankalar Birliği’nin (TBB) 66’ncı genel kurulu dün İstanbul’da düzenlendi. Toplantıya Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in yanı sıra Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu Başkanı Şahap Kavcıoğlu da katılırken TBB Başkanı Alparslan Çakar, “Sektör olarak amacımız, finansal sektörü TL cinsinden büyüterek ekonomik faaliyeti desteklemek ve toplumun ilerlemesine katkıda bulunmaya öncülük etmektir” dedi.

    (Şimşek, TBB Başkanı Alpaslan Çakar ile birlikte eski BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben’e teşekkür plaketi verdi. Şimşek ile politikaları ters düşen eski Merkez Bankası yeni BDDK Başkanı Şahap Kavcıoğlu ise hem programda olmasına karşın konuşma yapmadı, hem de plaket takdimine katılmadı.)

    Bakan Mehmet Şimşek, bankacılık sektöründen beklentilerini sıralarken iş dünyasının finansman çağrısını hatırlattı. Parasal sıkılaşma hamleleri ile iç tüketimi kısmayı hedefleyen Şimşek, özel sektör bankalarına seslenirken bankaların da buna destek olması gerektiğini vurguladı. İç talepte dengelenme ihtiyacı olduğunu söyleyen Şimşek, “Özel bankaların sadece tüketici kredilerine yöneldiği dönem geride kalmalı, reel sektörü desteklemek esas vazifemiz olmalı. Bunun için bahaneniz kalmadı. Reel sektörün finansmana kesintisiz erişimi olmazsa olmazımız” dedi.

    ‘YİNE DAR GELİRLİ EZİLECEK’

    Şimşek’in açıklamalarını değerlendiren Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu, kredi faizlerinin artırılacağını ve bu adımların en çok dar gelirlere zarar vereceğini belirtti. Seçim öncesi dar gelirlilerin enflasyonun altında kredi oranlarıyla borçlandırılarak ayakta tutulduğunu hatırlatan Kozanoğlu, “Şimdi tüketimi soğutmaya çalışıyorlar. Ama ithal tüketim mallarından yararlananlar zaten geliri yerinde olanlar. Nakiti olmasına karşın borçlanarak telefon, araba alanları engelleyecekler ama geçimini kredi kartlarıyla borçlanarak sağlayan dar gelirliler ezilecek bu sistemle. Talep düşüp işsizlik artınca kredi kartı borcunu ödeyemeyenlerin sayısında patlama yaşanacak” dedi.

    Tüketici Birlikleri Federasyonu Başkanı Mehmet Bülent Deniz ise şöyle konuştu: “Tüketicinin alım gücü artırılmadan hem temel tüketim ürünlerine zam yaptırmak hem de borçlanma kanallarını kapatmak insanları açlığa sürüklemek demektir. Yeni ekonomi politikası ile tüketici için sonbahar gerçekten kusursuz fırtına olacak.”

    TÜKETİCİNİN BORCU KATLANARAK BÜYÜYOR

    Yurttaşın tüketici kredisi ve kredi kartları ile ayakta kalabildiği Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine de yansıdı. Karşılaştırma sitesi encazip.com’un BDDK’den derlediği verilere göre geçtiğimiz yılın aynı döneminde toplam 1 trilyon 228 milyar TL olan tüketici borçları, ağustos ayının ilk haftasında yüzde 84’lük artışla 2 trilyon 268 milyar TL seviyesine yükseldi. Geçtiğimiz yılın aynı döneminde 930 milyar TL olan tüketici kredileri ise yüzde 52’lik bir artışla 1 trilyon 415 milyar TL’ye yükseldi.

  • Hayri Kozanoğlu :Londra tefecileri İstanbul’da

    Hayri Kozanoğlu :Londra tefecileri İstanbul’da

    Seçim öncesi “Londra Tefecileri” diye yaftalanan dev yatırım fonlarına, “Trilyon dolarlık fonlar Türkiye’de” manşetleriyle umut bağlanıyor. Bu sıfatların kılı kırk yaran bu fonları cezbetmeye yeteceği çok şüpheli.

    Mehmet Şimşek ve Gaye Erkan, 4 Ağustos’ta ABD’nin en büyük bankası JP Morgan’ın organizasyonuyla uluslararası yatırımcılarla bir araya geldi. Seçim öncesi “Londra Tefecileri” diye yaftalanan dev yatırım fonlarına, şimdi iftiharla “Trilyon dolarlık fonlar Türkiye’de” şeklindeki manşetlerle umut bağlanıyor. Toplantıya Black Rock, JP Morgan ve Templeton’ın aralarında bulunduğu 50 büyük fonun katıldığı bildiriliyor. Reuters’in haberine göre Şimşek, Erdoğan’ın parasal sıkılaştırmaya tam desteğinin bulunduğunu, kademeli faiz artışının süreceğini, kredilerin kısılacağını anlattı. Ekonomi bir ölçüde yavaşlasa da, ani bir duruş meydana gelmeyeceğini vurguladı.

    Öncelikle, bu toplantı da gösterdi ki, yeni ekonomi kadrosunun bütünlüklü bir programı olmadığı gibi, böyle bir programı uygulamak için yetkisi de yok. Seçim arifesinde döviz rezervleri tükenen ekonomide, bir ödemeler dengesi krizini engellemek için, görev almışlar. Aslında gerek Hazine ve Maliye Bakanı, gerekse de Merkez Bankası Başkanı finans kapitalin bu “seçkin” temsilcilerince yakından tanınan figürler. Yabancı basında Şimşek, “Merryl Lynch tahvil satıcısı” (Merryl Lynch bond trader), Erkan ise Wall Street bankacısı (Wall Street banker) şeklinde kodlanıyor. Ancak bu sıfatlarının kılı kırk yaran bu fonları cezbetmeye yeteceği çok şüpheli. Çünkü, madem kademeli faiz artışı yapacaksınız, şimdilik bekleyip görelim, o zaman teşrif edelim diyebilirler. Nitekim 28 Mayıs seçimi sonrası yabancıların iç borç portföyü 800 milyon dolarda, toplamın yüzde 0.8’inde çakılı kalmış durumda. Borsaya ise 1.8 milyar dolarlık sınırlı bir giriş gerçekleşti.

    Hayri Kozanoğlu’nun yazısının devamı

  • ŞİMŞEK’İN KEMER SIKMA POLİTİKALARI ,DAHA İYİ BİR GELECEĞE İŞARET ETMİYOR.

    ŞİMŞEK’İN KEMER SIKMA POLİTİKALARI ,DAHA İYİ BİR GELECEĞE İŞARET ETMİYOR.

    İktisatçı Hayri Kozanoğlu, Merkez Bankası’nın politika faizini yükseltme ihtimaline ilişkin; “Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir şekilde Şimşek’e yol verdiğini açıkladı. O da şu anlama geliyor. ‘Ben yine ‘faiz sebeptir, enflasyon sonuç, faiz nastır’ görüşümde ısrar ediyorum ama Mehmet Şimşek’e bir kredi verdim.’ Bu politikalar tutarsa Erdoğan zaten ekonominin başlıca sorumlusu kendisini gördüğü için, o da başarmış olacak.

    Eğer Mehmet Şimşek’i başarısız görürse ona da yol verecek” dedi. Kozanoğlu, faizlerin yükseltilmesinin de tek başına çözüm olmayacağını da ifade ederek “Peki bundan sonra ekonomi rahata kavuşacak mı? Hayır. Türkiye ekonomisi o kadar ciddi sorunlarla karşı karşıya ki faizlerin yükseltilmesi yeni sorunlara, komplikasyonlara yol açacak. Durgunluk içinde enflasyon (stagflasyonla) karşılaşabiliriz. Yani Türkiye’de sade yurttaşlar, emeğiyle geçinenler açısından aslında bu faizlerin yükseltilmesi, Mehmet Şimşek’in uygulaması söz konusu olan kemer sıkma politikaları daha iyi bir geleceğe işaret etmiyor. Ne yazık ki Mehmet Şimşek’le, Gaye Erkan’la veya onlarsız ekonominin şimdi içine kıstırıldığı durumda kolay bir çözüm, insanların yüzünü güldürecek bir gelecek fikri görünmüyor” diye konuştu.