Etiket: cumhuriyet

  • 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı

    23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı

    TBMM bugün 106. yaşını tamamladı. 23 Nisan 1920’de açılan Gazi Meclis, 106 yıllık yaşamında çok önemli toplumsal ve siyasal görevleri başarmıştır.

    Meclis’in 23 Nisan 1920’de toplanması, Milli Mücadele örgütlenmesinin bir dönüm noktasıydı.

    Birinci Meclis, Kuvayı Milliyecilerden oluşuyordu. Güçler birliği kuramı geçerliydi. Hükümeti oluşturan bakanlar Meclis tarafından seçiliyordu. Meclis başkanı aynı zamanda hükümetin de başkanıydı.

    Yaratılan bu model, “meclis hükümeti sistemi”dir. Bu model, Birinci Meclis’in dünya anayasa tarihine önemli bir katkısıdır.

    23 Nisan 1920’de toplantılarına başlayan Meclis öncelikle, kendi askeri gücünü kurdu. İnönü savaşları, Sakarya ve Dumlupınar savaşlarıyla başarıya ulaşıldı ve işgalci güçler vatandan kovuldu.

    Bağımsızlık Savaşı’ndan sonra yeni bir dönem başlıyordu. Aydınlanma Devrimleri birer birer Meclis kararıyla kabul edildi. 1924 Anayasası ile de parlamenter demokrasiye adım atıldı.

    Meclis, demokratik açılımlar yolunda da görevini yaptı. 14 Mayıs 1950 seçimleri öncesi yargıç yönetiminde hukuka bağlı adil seçim yasasını kabul etti.

    Kuvvetler ayrılığı esasına dayalı, parlamenter demokrasinin temel ilkelerini kabul eden 1961 Anayasası, Meclis tarafından demokrasi karşıtı 12 Eylül 1980 darbesine kadar titizlikle uygulandı.

    Ne yazık ki 1980’den sonra adım adım hukuk devletinden uzaklaşma dönemi başlamıştır.

    2017 halkoylaması ile kabul edilen cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle partili devlet başkanı olgusu kabul edilirken demokrasinin temel unsuru kuvvetler ayrılığı sistemi de tahrip ediliyordu.

    Meclis, siyasal iktidarın daha açık deyimiyle yürütme gücünün tam etkisi altına girdi. Meclis’in denetleme yetkileri soru, gensoru, Meclis araştırması gibi hukuksal yollar tıkandı.

    Bütün bu gelişmeler yaşanmıştır ve yaşanıyor. Ancak TBMM’nin yüz yıllık geçmiş bir tarihi vardır.

    Bu tarih aynı zamanda demokratik bir birikimdir. Bir diğer önemli nokta unutulmamalıdır. Türk milleti temelde demokrasiyi benimsemiştir.

    Türk toplumu gerçek ve evrensel demokratik sisteme yeniden kavuşacaktır. Kuvvetler ayrılığı ilkesi, bağımsız yargı modeli yeniden kurulacaktır. Türk toplumu tam ve kusursuz demokrasiye er geç kavuşacaktır.

  • Emre Kongar:‘Aydının’ günümüzdeki görevi

    Emre Kongar:‘Aydının’ günümüzdeki görevi

    Aydın, insanlığa, topluma yol gösteren kişi demektir.

    Aydın, kendi kişisel menfaatini değil, insanlığın, toplumun çıkarlarını düşünen kişi demektir.

    Aydın, Doğru’yu İyi’yi ve Güzel’i, sadece kendisi için, kendi grubu için değil, her zaman, her yerde, herkes için savunan kişidir.

    ***

    “Aydın”ın çok önemli bir özelliği daha vardır:

    Ayrıntıda kaybolmaz; ana sorunu, temel çelişkiyi görür!

    Atatürk’ün Cumhuriyet Devrimi’nin ve çağdaş reformlarının, kısaca Atatürk’ün dehasının, sırrı burada yatıyor:

    Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş nedeninin, Endüstri Devrimi’ni yakalayamamış, Din-Tarım Dönemi’nde kalmış olmasından kaynaklandığını görmüştü.

    Bütün öteki çöküş nedenleri, askeri güçsüzlük, üretimde gerilik, yoksulluk, eğitimin yetersizliği ve okur yazarlığın olmaması, insan haklarının yokluğu, hepsi, insanlığın eriştiği Sanayi Devrimi’nin ve bu devrimin gerektiği siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel yapının gerisinde kalmış olmaktan kaynaklanıyordu.

    Cumhuriyet Devrimi ve onu izleyen “Devrim Yasaları”, bütün bu sorunları kökünden çözecek bir yapının temellerini atıyordu.

    Türkiye Cumhuriyeti’ne ilk karşı çıkış İstiklal Savaşı sırasındaki isyanlarla başlamıştı. Terakkiperver Cumhuriyetçi Fırka, iç isyanlar ve Demokrat Parti’yle devam etti.

    Bütün ülke sorunlarını çözebilecek olan eşitlikçi, özgürlükçü, çağdaş 1961 Anayasası, kabul edildiği andan itibaren aynı güçlerin saldırısıyla sürekli olarak erozyona uğratıldı ve sonunda 1980 darbesi ve onun sonucu olan 1982 Anayasası ile ülkeyi 16 Nisan 2017’de kurulan “Şahsım Devleti” yapısına taşıdı.

    “Şahsım Devleti”, 2023 ve 2024 seçimlerinde iktidarı kesin olarak yitirdiğini görünce 19 Mart 2025 Darbesi’ni başlattı.

    Ve ülke bu darbe sonunda CHP’nin Cumhurbaşkanı Adayı’na, CHP’ye, CHP’li belediyelere ve belediye başkanlarına karşı gerçekleştirilen yargı uygulamalarıyla 20 küsur yıldır yoksulluk ve adaletsizlik yaratan politikaların sonuçlarının doruğa ulaştıkları günümüzdeki boğucu ortama getirildi.

    Bugünkü “Ana Sorun”, “Temel Çelişki” gözden kaçırılmamalıdır: Sorun ne Ekrem İmamoğlu ne Özgür Özel ne CHP’nin geçmiş kurultayları ne de CHP’li belediyeler veya belediye başkanlarıdır:

    Emre Kongar’ın yazısının devamı

  • On binler Kadıköy’de Cumhuriyet için yürüdü!

    On binler Kadıköy’de Cumhuriyet için yürüdü!

    Resim

    Türkiye Cumhuriyeti’nin 102’inci kuruluş yılı İstanbul’da Bağdat Caddesi’ndeki fener alayı ile kutlanıyor.

    CHP Genel Başkanı Özgür Özel, CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı ve tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun eşi Dilek İmamoğlu ve yüz binler ellerinde Türk bayrakları ile fener alayına katıldı.

    Cumhuriyetimizin 102. yaşını, Kadıköy’de düzenlenen yürüyüş ile kutladı. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, İBB Başkanvekili Nuri Aslan ve Kadıköy Belediye Başkanı Mesut Kösedağı ve CHP’nin tutuklu cumhurbaşkanı adayı, seçilmiş İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun eşi Dr. Dilek Kaya İmamoğlu’nun katılımlarıyla Suadiye’den başlayıp Göztepe’de sonlanan coşkulu yürüyüş boyunca renkli görüntüler oluştu.

    On binlerce vatandaşın toplandığı yürüyüşün bitiş noktasında önce saygı duruşunda bulunuldu, sonra İstiklal Marşı söylendi, ardından da hep bir ağızdan “Cumhuriyet Andı” okundu.

    “Bugün Cumhuriyet’e, onun değerlerine en çok sahip çıkmamız gereken bir dönemdeyiz. Siz de bunun tamamen farkındasınız. Cumhuriyet hepimiz için bir çatıdır. Cumhuriyet, haksızlık tam tepemizde iken o bizi kavurmasın diye, adaletsizlik rüzgârları fırtınaya dönmüşken bizi savuramasın diye üzerimize kurulu bir çatıdır. Bu çatıyı oraya 15 Mayıs 1919 günü İzmir de işgal edilince son kararını veren, son hazırlıkları yapan, 16 Mayıs gününde Şişli’deki evinden çıkıp Bandırma vapuruna giden ve 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkarak bağımsızlık mücadelesinin meşalesini eline alan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları çakmıştır. Cumhuriyet çatısı dört kolondan oluşur, dört taşıyıcı kolon Cumhuriyetimizi taşımaktadır. Bunlardan biri demokrasi, biri adalet, biri sosyal devlet, biri de laikliktir. Bugün ülkeyi yönetenler sizin seçtiklerinize kayyımlar atayarak, seçtiğiniz belediye başkanlarını zindanları atarak, milletin seçme ve seçilme hakkını elinden alarak demokrasi kolonunu kesmektedirler. Adalet kolonu da ülkeyi yönetirken acz içine düşen, artık siyaset üretemeyen, partisinin kadın kollarına, gençlik kollarına, ana kademesine güvenmeyen, bunun için bir başsavcı, Cumhuriyet başsavcısı eliyle partisinin yargı kollarını kuran birisi tarafından kesilmektedir. Selefi hayallerle demokrasiyi kullanarak geldikleri makamdan, selefi ayarlarla demokrasiyi, sandığı ortadan kaldırarak, koltuğu seçimle milletin dediğine değil, kendi ailesine devretme hayalleri kuran birileri tarafından artık demokrasinin üçüncü kolonu kesilmekte; laik Türkiye Cumhuriyeti’nin dibine dinamit konulmaktadır. Son olarak, sosyal adalet kolonu… Her çocuğun eşit doğmasını, kimsenin hayata kapatamayacağı kadar bir farkla geriden başlamamasını Cumhuriyet dert etmişken; Cumhuriyet, eşitlik, adalet hakkaniyet demekken; Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesi iken; bir derin yoksulluğun pençesinde milyonlar, artık ortadan kalkıp fakirleşen orta direk, barınma sorunu, yaşama sorunuyla ülke bu iktidarın elinde yaşanamaz bir hale gelmiştir. Cumhuriyet’i taşıyan kolonlar adeta inceltilmiş, yıpratılmış, hedef alınmıştır. Bunlar yetmezmiş gibi meşruiyeti sizde, sandıkta değil; Amerika’da, Trump’ta arayanlar, Amerikan büyükelçisinin ifadeleriyle bu ülkeye mezhebe dayalı yönetim anlayışlarını ya da ‘Türk, Kürt, Arap’ diyerek etnisiteye dayalı 100 – 120 yıl öncesinin yönetim anlayışlarını Türkiye’ye telkin edecek kadar hadsizleşmişlerdir. İşte tüm bunlara cevabımız; bu geceki milyonlardır, 81 ildeki Cumhuriyet coşkusudur, bu milletin gönlündeki Cumhuriyet ve Atatürk sevgisidir.”

    “BİZ KAZANACAĞIZ, TÜRKİYE KAZANACAK”

    “Şundan emin olunuz ki asla ve asla teslim olmayacağız. Bu zulme yenilmeyeceğiz. Bu baskıya sonuna kadar direnecek, eninde sonunda biz kazanacağız. Çünkü biz 100 yıl önce işgale teslim olmayanların, 100 yıl önce emperyalizme yenilmeyenlerin, 100 yıl önce bağımsızlıktan vazgeçmeyenlerin Türkiye’siyiz. Biz hep birlikte Türkiye’yiz ve bu ülkeyi kimselere bırakmayız. Türk ile Kürt’ün, Laz ile Çerkes’in, tüm etnisitelerin, tüm mezheplerin kardeşçe yaşayacağı, birlikte başaracağı yarınlar için inançlıyız, kararlıyız. Gücümüzü tarihten, haklılığımızdan, insan sevgimizden, birbirimize ve ülkemize duyduğumuz bağlılıktan alıyoruz. Bu güzel gecede burada tarihe geçen milyonlara; bütün Türkiye’ye, dosta güven ve olmayana da kaygı veren, bütün dünyaya ‘Türkiye neymiş, Cumhuriyetine nasıl bağlıymış?’ gösteren, bu muhteşem fotoğrafı çektiren milyonlara söz veriyorum ki asla ve asla kaybetmeyeceğiz, kaybetmeyeceksiniz. Kötülük kazanamayacak. Biz kazanacağız. Türkiye kazanacak. Tarih, 29 Ekim 2025. Yer, Kadıköy, İstanbul. Soruyorum, duyulsun. Yer, gök inlesin: Birlikte miyiz? Mücadele edecek miyiz? Kazanacak mıyız? Hep birlikte yürüyecek miyiz? Yürümeye hazır mıyız? O zaman haydi bakalım, yürüyelim arkadaşlar. Yürüyelim arkadaşlar.”

  • Cumhuriyet ‘Yaşasın’ sesleri ve alkışlarla ilan edildi…

    Cumhuriyet ‘Yaşasın’ sesleri ve alkışlarla ilan edildi…

    Cumhuriyet ‘Yaşasın’ sesleri ve alkışlarla ilan edildi: Tarihe damga vuran saatler

    Meclis, saat 18.00’de İsmet İnönü başkanlığında toplandı. Gündemde ülkenin yönetim şeklinin “Cumhuriyet” olduğunu duyuran anayasa değişikliği teklifi vardı.

    Yunus Nadi Bey teklif üzerine söz aldı. Mondros Mütarekesi’ne kadar yaşanan olayları anımsatıp Cumhuriyetin ilanının gerekliliğini dile getirdi. Daha sonra kürsüye çıkan Vasıf Bey, Cumhuriyeti övdü.

    Eyüp Sabri Hocaefendi, gecikmeden cumhurbaşkanının seçimiyle devam edilmesini talep etti. Konuşmaların ardından tasarı saat 20.30’da oturuma katılan 158 üyenin tamamının oyuyla kabul edildi.

    Cumhuriyetin ilanı “Yaşasın Cumhuriyet” sesleri ve alkışlarla karşılandı.

    Ardından Cumhurbaşkanı seçimine geçildi. Oylama gizli yapıldı. 158 milletvekilinin tamamı aynı isme oy verdi: Mustafa Kemal.

    ‘EFENDİLER…’

    Atatürk, genç Cumhuriyetin ilk cumhurbaşkanı olarak kürsüye çıktı. İlk konuşmasında şunları söyledi:

    “Efendiler; asırlardan beri Doğu’da haksızlığa ve zulme uğramış olan milletimiz, Türk milleti, gerçekte soydan sahip bulunduğu yüksek kabiliyetlerden yoksun zannediliyordu.

    Son yıllarda milletimizin fiili olarak gösterdiği kabiliyet, istidat ve kavrayış kendi hakkında kötü düşünenlerin ne kadar gafil ve ne kadar gerçeği görmekten uzak, görünüşe aldanan insanlar olduğunu pek güzel ispat etti.

    Milletimiz kendisinde var olan vasıfları ve değeri, hükümetin yeni adıyla medeniyet dünyasına çok daha kolaylıkla gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünya devletleri arasında tuttuğu yere layık olduğunu eserleriyle ispat edecektir.

    SEVGİ, GÜVEN VE DESTEK

    Arkadaşlar; bu yüksek rejimi yaratan Türk milletinin son dört yıl içinde kazandığı zafer, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere kendini gösterecektir. Bendeniz, kazandığım bu güven ve itimada layık olmak için pek önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacı arz etmek mecburiyetindeyim. O ihtiyaç, yüce heyetinizin şahsıma karşı gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır. Ancak bu sayede ve Tanrı’nın yardımıyla, bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri en iyi şekilde yapabileceğimi ümit ediyorum.

    Daima sayın arkadaşlarımın ellerine çok samimi ve sıkı bir şekilde yapışarak kendimi onların şahıslarından bir an bile uzak görmeyerek çalışacağım. Daima milletin sevgi ve güvenine dayanarak hep birlikte ileri gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.”

  • Türkiye Cumhuriyeti’nin 102. yıldönümünü kutlu olsun!

    Türkiye Cumhuriyeti’nin 102. yıldönümünü kutlu olsun!

    Lozan Antlaşması ile Misakı Milli’ye en uygun kararların alınmasının ardından, artık idari yenilikleri yapmak gerekiyordu. Kuruluşundan itibaren geçen üç yıllık sürede, yaşanan savaş ortamına rağmen Türkiye Büyük Millet Meclisi görevini yerine getirmişti; şimdi ise geçmiş dönemi değerlendirerek içinde bulunulan yeni şartlarda yeni bir seçime gidilmesi uygun olacaktı.

    Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Milletin gerçek ve yegâne temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir: Büyük zafere giden yol

    İŞGAL SONA ERDİ

    Bu arada İstanbul cephesinde bir değişiklik yaşanmış, Lozan Antlaşması’nda gündeme gelen barış şartlarının onaylanması üzerine, 1918 yılından itibaren konuşlandıkları İstanbul’daki varlıklarını 1920 yılında resmi bir işgale dönüştürmüş olan İtilaf Devletleri, artık şehri terk etmek zorunda kalmış, 6 Ekim 1923 günü İstanbul halkı nihayet silahların gölgesinden tümüyle kurtulmuştu. Ancak şimdi gündemde, yüzyıllardır uygarlıkların başkenti olan İstanbul’un yeni Türkiye’nin de başkenti olup olmayacağı sorusu vardı.

    Eğer öyle olacak ise Türkiye Büyük Millet Meclisi artık faaliyetlerini bu şehirde sürdürmek üzere bir düzen kurmalıydı.

    Ankara ise Aralık 1919’dan itibaren milli hareketin merkezi olmuş, bugüne kadar gelinen bütün aşamalara ev sahipliği yapmıştı. Bugünkü durum itibarıyla da aslında fiilen başkentlik işlevini sürdüren şehir Ankara’ydı. Buradan hareketle, İsmet Paşa ve arkadaşları, bu durumu yasayla belirlemek üzere bir öneride bulundular.

    BAŞKENT ANKARA…

    Tek maddeden oluşan bu öneri, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 13 Ekim 1923 tarihli oturumunda büyük çoğunlukla kabul edildi ve “Türkiye Devleti’nin yönetim yeri Ankara’dır” cümlesiyle, yeni Türkiye başkentine resmi anlamda kavuşmuş oldu. Meclis’te seçim konusu ise Mustafa Kemal Paşa’nın yayımladığı bir bildiriyle gündemdeydi.

    Bildiride, girilmesi umulan yeni barış ortamında bütün çabaların memleketin ekonomisini iyileştirmek, her türlü teşkilatı kurmak ve milletin refaha erişmesini sağlamak için yoğunlaşılacağı bildiriliyordu. Bunun için atılacak siyasi adım ise “Halk Fırkası” adlı bir parti kurularak Meclis’teki Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun bu partiye dahil olmasıydı.

    Kurulacak partinin esaslarını belirlemek üzere dokuz maddeden oluşan esaslar belirlenmişti. Birinci madde, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. İdare usulü halkın kaderini bizzat ve fiilen idare etmesi esasına dayanır. Milletin gerçek ve yegâne temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Türkiye Büyük Millet Meclisi dışında hiçbir fert, hiçbir makam milletin kaderine hâkim olamaz” cümleleriyle, hem bugüne kadar uğruna savaşılan amaç, hem de bundan sonra alınacak tavır açıklıkla anlatıyordu. İkinci madde, 1 Kasım 1922 tarihinde alınan kararla saltanatın kaldırılmasının “değişmez bir düstur” olduğunu bir kez daha teyit ediyordu.

    Bundan sonraki maddelerde ise memleketin asayişine, hukuk işleyişine, alınacak ekonomik önlemlere, askerliğe ve devlet memuriyetine ilişkin hükümler yer alıyordu. Bu bildirinin yayımlanmasının ardından, seçim hazırlıklarına girişildi. Seçim çalışmaları, fırka adına bir heyet tarafından istasyondaki hususi kalem binasında bir odada yürütülüyor, Mustafa Kemal Paşa da her gün burada geç saatlere kadar çalışmalara katılıyordu.

    YELEK CEBİNDEKİ NOT

    20 Ocak 1921 tarihinde ilan edilmiş olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ndaki bazı maddelerde birtakım değişiklikler yapılarak birinci maddenin sonuna “Türkiye Devleti’nin hükümet şekli cumhuriyettir” cümlesi eklendi, üçüncü madde “Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, hükümetin ayrıldığı idare kollarını ‘İcra Vekilleri’ vasıtasıyla idare eder” şeklinde düzenlendi.

    Sekizinci ve dokuzuncu maddeler ise şu şekildeydi:

    “Türkiye cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi ‘Umumi Heyeti’ tarafından ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. Cumhurbaşkanlığı görevi yeni cumhurbaşkanının seçilmesine kadar devam eder. Görev süresi biten cumhurbaşkanı yeniden seçilebilir. Türkiye cumhurbaşkanı devletin başkanıdır. Bu sıfatla lüzum gördükçe Meclis’e ve Vekiller Heyeti’ne başkanlık eder.

    Başbakan, cumhurbaşkanı tarafından ve Meclis üyeleri arasından seçilir. Diğer bakanlar, başbakan tarafından ve yine Meclis üyeleri arasından seçildikten sonra cumhurbaşkanı tarafından hepsi birden Meclis’in onayına sunulur. Meclis, toplantı halinde değilse, onaylama, Meclis’in toplantısına bırakılır.”

    HASSAS GEÇİŞ DÖNEMİ

    Bir not defterinin sayfalarına yazılmış bu maddeler, Mustafa Kemal Paşa’nın yelek cebinden çıkarılarak “Bunları müsvedde halinde tebyiz edeceksin. Yazılar biraz karışıktır; dikkat et; okuyamadığın yahut anlayamadığın bir yer olursa beni buraya çağırır sorarsın. Bir cümle düşüklüğüne rastlarsan düzeltmeye mezunsun. Aynı zamanda şunu da söyleyeyim ki bunları şimdilik yalnız sen ve ben bileceğiz. Amirlerine dahi bahsetmeye lüzum yoktur” sözleriyle Hasan Rıza (Soyak) Bey’e verilecekti.

    Hasan Rıza Bey bu notları temize çekerken ara sıra başında durup kontrol eden Mustafa Kemal Paşa, daha sonra metin üzerinde biraz daha çalışarak tam bir anayasa tasarısı meydana getirecekti. Bu arada Meclis’teki Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun Halk Fırkası’na dönüşmesi gerçekleşmiş, 11 Eylül 1923 tarihli ilk toplantıda “Fırka Nizamnamesi” tüm üyeler tarafından imzalanmıştı. Mustafa Kemal Paşa, devlet idaresi, cumhuriyetten söz etmeksizin “milli hâkimiyet” ilkeleri çerçevesinde yoğunlaştırılmaya çalışılıyordu; ancak bir adım daha ileri giderek, Büyük Millet Meclisi’nden daha büyük bir makam olmadığını telkinde ısrar etmek, saltanat ve hilafet makamları olmadan da devleti idare etmenin mümkün olacağını ispat etmek gerekiyordu.

    Devlet başkanından bahsetmeksizin onun görevi fiilen Meclis başkanına yaptırılıyor, fiiliyatta var olan hükümet, “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” adını taşıyor, kabine sistemine geçmekte çekingen davranılıyordu; zira memlekette küçümsenemeyecek bir çoğunluk teşkil eden saltanatçıların, hemen padişahın yetkisini kullanması gerektiğini ortaya atmaları tehlikesi kapıda bekliyordu. Bu hassas geçiş döneminde atılacak her adımda, söylenecek her sözde, kurulacak her ilişkide çok dikkatli davranmak gerekiyordu.

    Bu günlerde Mustafa Kemal Paşa, sadece Avusturya kaynaklı Neue Freie Press adlı gazeteye verdiği bir demeçte “Yeni Türkiye devletinin Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun ilk maddelerini size takrir edeceğim” diyerek üzerinde çalıştığı iki maddeyi bildirmiş, ardından şu cümleyi kurmuştu: “Bu iki maddeyi bir kelime ile özetlemek mümkündür: Cumhuriyet.” Mustafa Kemal Paşa’nın beklediği fırsat, ekim sonlarında, mevcut Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun uygulamasına ilişkin bir sorun aracılığıyla kendini gösterdi. Ali Fethi (Okyar) Bey Dahiliye Vekâleti’ndeki görevinden istifa etmiş, Ali Fuat Paşa’nın Meclis ikinci reisliğinden çekilmesi de bu kademeyi boş bırakmıştı. Kanuna göre Meclis Umumi Heyeti bu görevlere yeni isimler seçmeliydi. Meclis’te var olan muhalifler, hükümetin önerilerine karşılık farklı isimler ortaya atmış, bu öneri Mustafa Kemal Paşa tarafından kabul edilmemişti. Bu durum, Meclis çalışmalarında kişisel duyguların öne geçtiğini ve hükümetin çalışma düzeninin her geçen gün sekteye uğratıldığını gösteriyordu.

    Image

    TARİH: 28 EKİM 1923…

    25 Ekim Perşembe günü ve bir sonraki gün Çankaya’da Mustafa Kemal Paşa başkanlığında bir araya gelen Vekiller Heyeti, Paşanın, Heyet Reisi Fethi Bey ve diğer heyet üyelerinin istifa zamanının geldiği yönündeki sözleriyle karşılaştı. Sadece Fevzi Paşa bu isimlerden hariç tutulacaktı; zira memleketin askeri meselelerinin idaresi tesadüfi bir kişiye teslim edilemezdi. Verilen bu karar doğrultusunda, 26 Ekim akşamı Vekiller Heyeti üyeleri Mustafa Kemal Paşa’ya sundukları şu mektupla istifa ettiler: “Türkiye devletinin, karşısında bulunan dahili ve harici mühim ve müşkil vazifeleri kolaylıkla neticelendirmekte muvaffak olması için gayet kuvvetli ve Meclis’in tam müzaheretine mazhar bir Vekiller Heyeti’ne kati ihtiyaç bulunduğu kanaatindeyiz. Buna binaen, ‘Yüksek Meclis’in her suretle itimat ve müzaheretine dayanan bir Vekiller Heyeti teşekkülüne hizmet etmek maksadıyla istifa eylediğimizi kemali hürmetle arz eyleriz efendim.”

    İstifanın ardından mebuslar bir araya gelip çeşili listeler oluşturmaya çalışıyorlardı; fakat hiçbir grup tarafından, Meclis Umumi Heyeti’nin onaylayabileceği nitelikte bir liste çıkarılamıyordu. 28 Ekim akşamı, toplantı halinde bulunan Fırka İdare Heyeti de Mustafa Kemal Paşa’yı davet ederek kendisine bir liste sundu. Ancak bu listede de bazı aksaklıklar olduğu görülüyordu. Bunun üzerine, heyet üyelerine daha kesin bir liste oluşturmaları direktifini veren Mustafa Kemal Paşa, bu vesileyle, uzun zamandır içinde tuttuğu niyeti de şu cümleyle mebuslara açıkladı: “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz.”

    29 Ekim 1923 günü saat 10.00’da toplanan Halk Fırkası Grubu, Vekiller Heyeti seçimi konusunda tartışmalara başlamış, hazırlık mahiyetinde bir liste meydana getirmişti. Ancak İzmir mebusu Celal (Bayar) Bey’in, seçimde acele edilmemesi ve doğru isimlerin saptanması için iyice düşünülmesi önerisi üzerine, bu meselenin Mustafa Kemal Paşa aracılığıyla halledilmesine karar verildi. Toplantıya davet edilen paşa, doğruca kürsüye çıkarak, kendisine bir saat kadar müsaade edilirse bir çözüm yolu bulup sunacağını dile getirdi. Bu bir saat içinde, gerekli gördüğü mebusları Meclis’teki odasına davet ederek onlara 28/29 Ekim gecesi hazırladığım kanun tasarısını gösterdi. Saat 13.30’da Fethi Bey’in başkanlığında yeniden toplanan parti genel kurulunda Mustafa Kemal Paşa ilk sözü alarak kürsüde şu konuşmayı yaptı:

    TEKLİFİ AÇIKLIYOR

    “Saygıdeğer arkadaşlar, üzerinde durduğumuz meselenin çözümünde karşılaşılan güçlüklerin sebebi, bütün arkadaşlarca anlaşılmıştır sanırım. Eksiklik ve yanlışlık, uygulamakta olduğumuz usul ve şekildedir. Gerçekten de yürürlükteki Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na göre bir hükümet kurmaya teşebbüs ettiğimiz zaman, bütün arkadaşların her biri vekilleri ve hükümeti seçmek mecburiyeti ile karşı karşıya kalıyor. Hepinizin birden hükümet üyelerini seçmek zorıında kalmanızda görülen güçlüğün giderilmesi zamanı gelmiştir. Geçen dönemde de aynı şekilde güçlükle karşılaşılıyordu. Görülüyor ki bu usul bazen birçok karışıklıklara yol açıyor. Yüksek heyetiniz bu güçlüğün çözülmesi için beni görevlendirdi. Ben de bilginize sunduğum bu görüşten hareket ederek düşündüğüm şekli tespit ettim. Onu teklif edeceğim. Teklifim kabul edilirse kuvvetli ve kendi içinde uyumlu bir hükümet kurmak mümkün olacaktır. Devletimizin şekil ve niteliğini tespit eden ve hepimiz için bir gaye olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’muzun bazı noktalarına açıklık kazandırmak gerekir.”

    Mustafa Kemal Paşa, bu sözlerin ardından tasarıyı kâtiplerden birine uzatarak kürsüden ayrıldı. Teklifin niteliği anlaşıldıktan sonra hemen mebuslar arasında tartışmalar başladı. Çeşitli eğilimlere sahip mebusların görüşlerini beyan etmelerinin ardından, teklifin bütünü ve ardından da maddeler okunarak görüşüldü ve sonuçta tüm maddeler kabul edilerek toplantıya son verildi. Aynı akşam saat 18.00’de Meclis toplantısı açıldı.

    Image

    ALKIŞLARLA KABUL EDİLDİ

    Kanun teklifi, Kanun-ı Esasi Encümeni tarafından usulen incelenip tutanağı hazırlanırken, Meclis diğer işlerle meşgul oluyordu. Sonunda, başkanlık kürsüsünde oturan Başkan Vekili İsmet Paşa’nın “Kanun-ı Esasi Encümeni, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda değişiklikler yapılması ile ilgili tasarının öncelikle ve derhal görüşülmesini teklif ediyor” sözlerinin “Kabul!” sesleriyle karşılanması üzerine tutanak okundu.

    Nihayet, kanun, katılımcıların “Yaşasın Cumhuriyet!” sesleriyle alkışlanan konuşmalarıyla kabul edildi. Hemen ardından cumhurbaşkanı seçimi için yapılan oylamanın sonuçları ise İsmet Bey tarafından şu şekilde bildiriliyordu: “Türkiye Cumhurbaşkanlığı için yapılan oylamaya 158 kişi katılmış ve Cumhurbaşkanlığı’na 158 üye, oybirliği ile Ankara Mebusu Mustafa Kemal Paşa hazretlerini seçmişlerdir.”

    ‘YENİ DOĞMUŞ ÇOCUK…’

    Cumhuriyet kararı 29/30 Ekim 1923 gecesi saat 20.30’da verilmiş, 15 dakika sonra cumhurbaşkanı seçilmiş ve bu yeni gelişme aynı gece bütün memlekette gece yarısından sonra 101 pare top atılarak ilan edilmişti.

    Cumhuriyetin ilanı, bütün milletçe sevinçle karşılanırken İstanbul’da bazı kimseler ve iki üç gazete bu sevince katılmaktan çekinip durumu endişeyle karşılıyor, hatta Cumhuriyet’in ilanına önayak olanları eleştirmeye girişiyorlardı. Bu, Mustafa Kemal Paşa’nın deyimiyle “en hafif bir rüzgârdan bile korunması gereken yeni doğmuş bir çocuğun, onu beslediklerini söyleyenler tarafından hırpalanması” demekti; ancak yine de o çocuk, kendisini hırpalamaya çalışanlara direnecek kuvveti kendinde bulacaktı.

    ‘MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE’

    Milli Mücadele döneminde ise Mazhar Müfit (Kansu) Bey yaşananları günbegün kaleme alırken cumhuriyet fikri o notlarda da karşımıza çıkar: “Paşa ‘Mazhar not defterin yanında mı?’ diye sordu.

    (…) ‘Öyleyse tarih koy’ dedi. Koydum: 7-8 Temmuz 1919 sabaha karşı…

    ‘Pekala yaz’ diyerek devam etti, ‘Zaferden sonra şekli hükümet Cumhuriyet olacaktır”

    Yine Erzurum’da 20 Temmuz günü Mazhar Müfit “Hükümet şekli ne olacak” sorusunu yöneltir. Mustafa Kemal de “Açıkça söyleyeyim: Şekli hükümet zamanı gelince Cumhuriyet olacaktır” yanıtını verir.(6) Mustafa Kemal Sivas Kongresi’nde de aynı düşünce içindedir. Fakat acele etmek istemez. Mahmut Esat (Bozkurt) Bey, kongreye sunulmak için hazırlanmış bir önergeyi görür: “Önergede deniyor ki ‘İstanbul’daki padişahlık hükümeti çürümüştür. Anadolu’da yepyeni, cumhurluk mahiyetinde bir Türk devleti kuralım.’ Önergenin altında Atatürk’ün yazdığı şu cümleyi okudum: ‘Sırası gelecektir. Şimdi okunmasın!’(7)

    Image

    Anadolu’da Yenigün, 30 Ekim 1923

    ‘TEK ÜMİDİM GENÇLİKTEDİR’

    Yine Sivas’ta bulundukları dönemde Mustafa Kemal bin bir güçlükle mücadele ettiklerini ifade ederken “Biz her şeyi gençliğe bırakacağız, o gençlik ki hiçbir şeyi unutmayacaktır” cümlesini kurar. Mazhar Müfit o anı notlarına aktarır: “Çok gariptir ki, bu metin ve büyük adamın bu sözleri söylerken gözleri yaşarır gibi oldu. Ben de ‘Paşam, kim isterse unutsun, tarih ve gençlik bu yaratıcı dehanızı, bu vatana büyük ve tavsifi gayri kabil hizmetinizi asla unutmaz’ dedim. Paşa ‘Mesele ben değilim, vatandır, gittiğimiz yoldur, unutulmaması lazım gelen cumhuriyet ve rejimdir’ (…) ‘Bütün ümidim gençliktedir’” diyecektir.(8)

    ‘VE CUMHURİYET…’

    Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasının ardından sıra o beklenen ana gelir. 1906’dan itibaren dile getirdiği Cumhuriyet fikri 29 Ekim 1923 akşamı Meclis’te görüşülerek kabul edilir. Milletvekillerinden Rasih (Kaplan) Bey kürsüye çıkarak “Yaşasın Cumhuriyet” diye üç defa bağırır sonra diğer vekiller eşlik eder. O gecenin tanığı Enver Behnan Şapolyo ise “Cumhuriyetin ilanı için bir bayram yapılması hususunda hiçbir tarafta bir sözleşme olmadığı halde halk kendi kendine dükkânlarına bayraklar astı. Kale mahallelerinden kadınlar ve ellerinde bayraklar olduğu halde çocuklar bayramlık elbiselerini giymişler, Meclis’in önüne doğru akıyorlardı. (…) binlerce halk, asker, memur, esnaf, işçi, talebe, kadın ve çocuk sokaklara döküldü. Ankara’nın ve bütün Türkiye’nin candan kutladığı geceli ve gündüzlü böyle bir bayram görülmemişti.”(9) diye anlatır.

    O gece Ankara Kalesi’nden 101 pare top atışı yapılırken bir şenlik, bir bayram gecesi yaşanır. Bugün, 101 pare top atışının üzerinden tam 101 sene geçti. Cumhuriyetin ve yüce Atatürk’ün kıymeti her geçen gün daha iyi anlaşılırken Gazi, Cumhuriyeti emanet ettiği gençlere şu cümleyi vasiyet eder: “Ey yükselen yeni nesil, istikbal sizindir! Cumhuriyet’i biz kurduk, onu yükseltecek ve sürdürecek sizlersiniz!” Bu sözün ağırlığını ve manasını kavrayarak Cumhuriyeti korumak ve ileriye taşımak hepimize düşen en önemli görevdir. Nice bayramlara.

    Black-and-white photograph captures children in military-style uniforms and dresses marching outdoors during a parade. Central element is a large round banner displaying Mustafa Kemal Atatürks portrait with SİZ written above. Below the banner, a rectangular sign reads BİZ YASA TAÇACAĞIZ. Children hold sticks with fabric attachments, background shows more participants and open field.

    (1) C.A. Kansu, Cumhuriyet Bayrağı Altında, Bilgi Yay., 1998, s.10.

    (2) M. H. Egeli, Atatürk’ten Bilinmeyen Hatıralar, A.H. Yaşaroğlu Kitapçılık, 1954, s.34.

    (3) F. Kızılkaya, Cumhuriyet gazetesi, 25 Temmuz 1948.

    (4) A.B. Palazoğlu, age, 2006, s.63.

    (5) K. Özalp, Milliyet gazetesi, 29.10.1963.

    (6) M.M. Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, TTK Basımevi, I. Cilt, 1988, s.74-s.131

    (7) A.B. Palazoğlu, age, s.102.

    (8) M.M. Kansu, age, s. 472.

    (9) E.B. Şapolyo, Ülkü Halkevleri Mecmuası, 1935, s.199.

     

  • Emre Kongar: Naziler nasıl egemen oldu?

    Emre Kongar: Naziler nasıl egemen oldu?

    Sevgili okurlarım, her zaman ama özellikle bunalım dönemlerinde, sıkıntılı günlerde tarih okumayı seviyorum.

    İnsanlık nerelerden geçmiş, toplumlar hangi gelişme çizgilerini izlemiş, bu gelişme ve değişmeler sırasında ne hatalar yapılmış, bunların bedeli nasıl ödenmiş?

    Tarihteki beş konuyu daima merak etmişimdir:

    1) Yunan mitolojisi.

    2) Fransız Devrimi.

    3) Sovyet Devrimi.

    4) Türk Devrimi.

    5) Nazi çılgınlığı.

    Toplumbilim öğrencisi olarak bu konuları okumaya, öğrenmeye, düşünmeye, irdelemeye doyamadım.

    Muhtemelen doyamadan da öleceğim.

    ***

    Geçmişi irdelerken şunlar gözlerimin önünden geçer:

    1) Günlük bireysel iktidar hesaplarının ve zulmün anlamsızlığı…

    2) Aydınların ya da aydın geçinenlerin, kimi zaman aymazlığı, kimi zaman da ihaneti…

    3) Anlık zafer sevinçlerinin ya da yenilgi hüzünlerinin geçiciliği…

    4) Kahraman rolüne soyunmuş soytarılar, şaklabanlar ve sahtekârlar…

    5) Toplumların zaman zaman nasıl çıldırdığı, zaman zaman da nasıl kahramanlaştığı…

    6) Tarihin gerçek yargıç olduğu.

    ***

    Aşağıdaki yazı, İnternet sitemdeki bir makalemin son bölümü:

    “…Burada tartışmak istediğim konu, siyasal manevralar ya da ince hukuksal ve siyasal oyunlar değildir.

    Üzerinde durmak istediğim nokta ‘devleti ele geçirme mekanizmasının’ yani onlara (Nazilere) kamuoyu vicdanında ve siyasal-hukuksal ortamda tanınan ‘meşruiyetin’ temelleridir.

    Nazilerin meşruiyetlerinin iki temeli olduğunu görüyoruz:

    Bunlardan biri demokrasiyi sadece ‘oy kullanmaya’, yalnızca kaba bir ‘seçim mekanizmasına’ indirgeyen bir uygulama, ikincisi de ‘Germen ırkçılığıdır’.

    Bir başka deyişle, Naziler, ‘ideolojik meşruiyetlerini’ Germen ırkçılığından, ‘yasal-hukuksal meşruiyetlerini de’ ‘seçim mekanizmasından’ almışlardır.

    Sonuç olarak Alman toplumunun ‘iyi ve normal bir bireyi’, devlet kavramı ile Nazi iktidarını özdeşleştiren bir süreç sonunda devlet karşısında korumasız ve yalnız bırakılmış, bu yalnızlaştırma sürecinin ‘mekanizması’ olarak ‘seçim’, ‘ideolojisi’ olarak da ‘Germen ırkçılığı’ kullanılmıştır.

    Böylece ‘meşrulaşan ve devletle özdeşleşen iktidar’, bireyi, kendi cinayet çarkının anlamsız ve karşı konulamaz bir parçası yapmıştır.

    Nazilerin uyguladığı soykırımdan alınacak iki ders:

    Bütün bu kuramsal çözümlemelerimiz gösteriyor ki demokrasinin ayrılmaz bir parçası olan ‘seçim mekanizması’ ve kimliğimizin önemli bir bölümünü oluşturan ‘milliyetçilik ideolojisi’ (ya da ‘dincilik ideolojisi’) son derece tehlikeli kavramlardır.

  • TÖB-SEN, Okullarda laikliğe aykırı uygulamalar raporlandı

    TÖB-SEN, Okullarda laikliğe aykırı uygulamalar raporlandı

    TÖB-SEN temsilcisinin ÇEDES ve tarikatlara yönelik yaptığı çalışma suç  sayıldı - Evrensel

    Tüm Öğretmenler Birliği Sendikası (TÖBSEN), Milli Eğitim Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı arasında imzalanan “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) protokolü kapsamında yaşanan uygulamaları belgeledi. Sendika, 2023- 2025 eğitim öğretim yılı içinde kamusal okullarda hayata geçirilen laikliğe aykırı 50’ye yakın uygulamayı rapor haline getirerek kamuoyuyla paylaştı.

    Raporda okul içinde vaizlerin çocuklarla etkinlik düzenlemesi, il müftülüklerinin doğrudan ders içeriklerine müdahale etmesi, çocuklara dini içerikli yarışmalar dayatılması, imamların rehberlik öğretmeni gibi konumlandırılması gibi dikkat çeken örnekler yer aldı. ÇEDES kapsamında bazı okullarda “sabır köşesi”, “şükür panosu” gibi dini temalı uygulamalar yapılırken bazı yerlerde mezarlık temizliği, cami ziyareti ve imamla sabah namazı organizasyonlarının zorunlu hale getirildiği görüldü.

    ‘BUZDAĞININ GÖRÜNEN KISMI’

    TÖB-SEN Genel Başkanı Deniz Ezer, Cumhuriyet’e yaptığı açıklamada, raporda yer alanların yalnızca basına yansıyan uygulamalar olduğunu belirtti. “Kapalı kapılar ardında neler yaşandığını bilmiyoruz. Basına düşmeyen çok daha fazla uygulamanın olduğunu tahmin ediyoruz” diyen Ezer, pedagojik yeterliliği olmayan kişilerin çocuklara eğitim vermesinin doğrudan bu uygulamaların sonucu olduğunu söyledi. Ezer, rehberlik hizmetlerinin din görevlilerine bırakılmasına tepki göstererek “Psikolojik danışmanlık ve rehberlik mezunu gençler atama beklerken, vaizler ve Diyanet personeli okullara alınarak bu alan gasp edildi” dedi.

    ÇEDES’e yönelik tepkilerin “din düşmanlığı” söylemiyle bastırılmak istendiğini kaydeden Ezer, “Birileri din düşmanı arıyorsa camide ÇEDES yıl sonu etkinliği adı altında palyaço gezdirip bowling oynatanlara baksın. Bu ülkede sadece Sünni Müslümanlar yaşamıyor. Ortodokslar, Katolikler, Aleviler de var. Herkesin kendi inancı çerçevesinde özgürce yaşaması anayasal haktır. Kamusal eğitimde bu hakkı tek tipleştirmek laikliğe de demokrasiye de aykırıdır.”

    Ezer, ÇEDES protokolünün okulları dini propaganda alanına dönüştürdüğünü de vurguladı.

    Tüm Öğretmenler Birliği Sendikası (TÖB-SEN): 2023-2025 ÇEDES Raporu -  MEKTEPLİ GAZETE

    VELİLERE SESLENDİ

    Açıklamasının sonunda öğrenci velilerine seslenen Ezer, “Çocuklarımıza ve okullarımıza sahip çıkalım. Yasalara ve bilime aykırı projelere karşı okul yönetimlerini denetleyelim. Gerektiğinde dilekçeler verelim, suç duyurusunda bulunalım. Önce çocuklarımızın geleceğine, sonra da ülkemize, laikliğe ve Cumhuriyetimize sahip çıkalım” dedi.

    SINIFA KÂBE BİLE KOYDULAR

    İSTANBUL Başakşehir’de TOKİ Kayaşehir Mevlana İlköğretim Okulu’nda yapılan skandal ÇEDES etkinliği ortaya çıktı. Çocuklar için “adap” dersleri ve kursları veren, Babam Abdülhamit Han kitabının yazarı İkbal Betül Armağan’a okulda imza günü yaptırıldı.

    Armağan’ın “Kilomla dalga geçen kaynıma nasıl cevap vermeli”, “Sandalyede nasıl oturulur” “Çorba nasıl içilir” gibi çocuklara yönelik “adap eğitimleri” adını verdiği çalışmaları bulunuyor. Bitlis’in Hizan ilçesine Nurs Ortaokulu’nda 7. sınıf öğrencilerine “hac ibadetini öğretmek” amacıyla sınıfa Kâbe’yi temsilen bir maket kondu. Bu maket etrafında tavaf eden öğrenciler daha sonra sınıfta şeytan taşlama provası da yaptı. Öğrenciler ellerindeki taşları sınıflarının duvarlarına fırlattı

    Kaynak:Cumhuriyet.com.tr

  • ‘Cumhuriyetin ilkelerini dinamitliyorlar’…

    ‘Cumhuriyetin ilkelerini dinamitliyorlar’…

    Diyanet’in 4-6 yaş grubu için Kuran kursu açılması yönündeki uygulaması yargıya taşındı. Avukat İsmail Sami Çakmak, bu girişimin laikliğe açık bir tehdit olduğunu belirterek suç duyurusunda bulundu.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “4-6 aş arası Kuran kursu” açılmasına yönelik tüm bakanlıklarda başlattığı uygulama yargıya taşındı. Konu hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunan Av. İsmail Sami Çakmak, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş’ın genelge yayımlama yetkisinin olmadığını anımsatarak; “Şikayete konu kursların açılması Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş amaç ve ilkelerine, laiklik ilkesine alenen meydan okuma ve dinamitlemedir” dedi.

    Cumhuriyet gazetesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 13 Mart’ta “2025 Aile Yılı” kapsamında 17 bakanlığa bir yazı gönderdiğini, yazı üzerine Adalet Bakanlığı’nın yıldırım hızıyla harekete geçtiğini gündeme getirmişti.  Cumhuriyet’in haberinin ardından basında söz konusu uygulama hakkında diğer bakanlıkların da girişimleri gündeme geldi. Söz konusu yazıda; kamu kurum ve kuruluşlarına ait kreş, gündüz bakımevleri ve anaokullarında il-ilçe müftülüklerine başvuru yapılarak “4-6 Yaş Grubu Değerler Eğitimi Programı” ile “4-6 Yaş Grubu Kuran Öğretim Programı” kapsamında haftada beş saat ders verilebileceği belirtildi.

    KONU YARGIYA TAŞINDI

    Diyanet’in bu uygulamasına yönelik Av. İsmail Sami Çakmak dün Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunarak, konuyu yargıya taşıdı. Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Yönetim Hizmetleri Genel Müdür Vekili Uğur Aybeğ Kini hakkında yapılan suç duyurusunda Av. Çakmak; söz konusu uygulamanın “Anayasayı yok saymak ve ihlal etmek”, “Görevi kötüye kullanmak”, “Devlet Memurları Yasası’na aykırı davranmak” ve “Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) ilgili maddelerini ihlal etmek” suçlamalarının işlendiğini belirtti.

    ‘CUMHURİYET BAŞSAVCILARI GÖREV SAVSAKLAYAMAZ’

    Av. Çakmak dilekçesinde; konuya ilişkin haberlere bu zamana değin bir yalanlama gelmediğini belirterek; söz konusu uygulamanın herhangi bir yurttaşın suç duyurusuna gerek kalmadan cumhuriyet başsavcılarının doğrudan “re’sen soruşturma” başlatması gerektiğini vurguladı. Dilekçede Çakmak; “Gereğini yapmayan yetkililer de, görevliler de suç işlemiş olur. Anayasasında laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olduğu yazılan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşıyoruz. Gerçek durum budur. Gerçek durumun böyle olup olmadığının bizzat cumhuriyet başsavcılıklarının uygulamaları ile açıklığa kavuşturulması ve yasal gerekler anında yerine getirilmek suretiyle ispatlanması gerekmektedir. Bu görev savsaklanamaz” ifadelerini kullandı.

    ‘LAİK CUMHURİYETLE KİŞİLİK SAHİBİ OLDUK’

    Türkiye Cumhuriyeti’nin bir anayasasının olduğunu; bu anayasaya göre devletin Atatürk milliyetçiliğine bağlı laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olduğunu dilekçesinde anımsatan Çakmak; “Diyanet İşleri Başkanı son tahlilde Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasasının emirlerini harfiyen uygulamak ve uymakla yükümlü bir devlet memurudur. Bir avukat olarak ben dahil, en az yüzde 98’imiz, Kuran kursları ve medreselerden icazet alarak değil, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin Tevhidi Tedrisat Kanunu (Öğretim Birliği Yasası) kapsamındaki okullarında öğrencilik yapıp, liyakatimizle meslek ve kişilik sahibi olduk” dedi.

    ‘DEVRİM KANUNLARI HÂLÂ YÜRÜRLÜKTEDİR’

    Dilekçesinde 4-6 yaş arası grubun “bebek” olarak nitelendirildiğini vurgulayan Çakmak; “Şikayete konu kursların açılması Şikayete konu 4-6 yaş arası bebeklere Kuran kursu açılması ve uygulamaya geçilmesi çok vahim bir olaydır. Suçtur ve pervasızca Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı hiçe sayarak; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş amaç ve ilkelerine, laiklik ilkesine alenen meydan okuma ve dinamitlemedir. Uygulamaya konması başlı başına bir suçtur. Devamına göz yumulması da suçtur. Çocuklarımı daha bebek iken, hiçbir liyakati, uzmanlığı ve pedagojik eğitimi ve yeterliği olmayan ne idiği belirsiz kişi ve birimlerin inisiyatifine sunulması ve her değerin istismara terkedilmesine göz yumulamaz. Tevhidi Tedrisat Kanunu ve medreseleri kapatan devrim kanunları hâlâ yürürlüktedir” dedi.

    ERBAŞ GENELGE YAYIMLAYAMAZ

    Çakmak, Erbaş’ın genelge yayımlama yetkisinin olmadığını, yasasız yayımlanan söz konusu genelgeye uyulmasını sağlamanın ise suç olduğunu anımsattı. Çakmak, cumhuriyet başsavcılıların bu duruma sessiz kalamayacağını da vurguladı. Çakmak, söz konusu gerekçelerle şikayet konusu uygulama ve kurumlar hakkında kamu davası açılmasını talep etti.

    Kaynak:Cumhuriyet.com.tr

  • Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay’dan ‘eğitimde gericilik’ tepkisi…

    Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay’dan ‘eğitimde gericilik’ tepkisi…

    Cumhuriyet ve Emek Yürüyüşü’nün Bursa ayağında konuşan Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay eğitimin gericileştirildiğine dikkat çekerek, “Okullar gericiliğin üssü haline getirilmektedir” ifadelerini kullandı.

    Eğitim-İş Sendikası üyeleri Cumhuriyet ve Emek Yürüyüşü’nün üçüncü gününde Bursa’da Fomara Meydanı’nda toplandı. Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay burada bir açıklama yaptı. Açıklamaya CHP Bursa İl Başkanı Nihat Yeşiltaş da destek verdi. Konuşmasında Bursa Nutku’na vurgu yapan Özbay, “Bu ülkeyi yönetenler Bursa Nutku’ndan mı, yoksa terörist başının mesajından mi rahatsız oluyor? Göreceğiz” ifadelerini kullandı.

    ‘GENÇLİK, DEVRİMLERİ ANLAMAKTIR’

    Atatürk’ün; gençliği, cumhuriyetin en büyük teminatı olarak gördüğünü belirten Özbay, “Tarih boyunca kaç lider vardır ki tüm umudunu gençliğe bağlamıştır? Kaç lider gençleri, ülkenin kaderini değiştirecek güç olarak görmüştür? Cumhuriyetin gençliği, cumhuriyetin devrimlerini anlamaktır. Bizler de yeni nesilleri aklın ve bilimin ışığında yetiştirerek karanlığa karşı mücadele ediyoruz” dedi.

    ‘AKP, CUMHURİYET KAZANIMLARINI YOK EDİYOR’

    AKP iktidarının cumhuriyet kazanımlarını yok etmeyi sürdürdüğünü ifade eden Özbay, “Adalet saraylarında ranta hizmet ediliyor. Basın susturuluyor. Eğitim gericileştiriliyor. Eğitim çalışanları güvencesiz çalıştırılıyor. AKP, halkı yoksulluğa ve çaresizliğe mahkum etmektedir. Bugün eğitim MEB’in eliyle cemaat ve tarikatların insafına terk edilmektedir. Çocuklarımız yasal olmayan sıbyan mekteplerine, medreselere yönlendirilmektedir. Okullar gericiliğin üssü haline getirilmektedir” tepkisinde bulundu.

  • Bedri Baykam : Teğmenler neden atıldı?

    Bedri Baykam : Teğmenler neden atıldı?

    Beş teğmenimizin, Kara Kuvvetleri Yüksek Disiplin Kurulu’nun oylamasında, bütün siyasi baskılara karşın, yalnız beş üyeye karşı dört üyenin oyuyla ihraç edilmiş olmasının tepkileri hâlâ sürüyor.

    40 yıl önce biri bana Türk ordusunda “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye haykıran teğmenler TSK’den ihraç edilecekler dese ben o kişiye şirazesi kaymış biri olarak bakardım. TSK’nin, hiçbir gücün yerinden oynatamayacağı şekilde Atatürk’e, onun devrimlerine, efsanesine, söylemlerine ve ebedi komutan sıfatına sonsuza dek bağlı, “dünyanın en sağlam kalesi” olduğunu söylerdim. Hem de en ufak bir tereddüt duymadan. Gelin görün ki işte o 40 yıl geçmiş ve benim sarsılmaz diye baktığım o kalede her şey değişmiş. Benim tanıdığım, gurur duyduğum “ordu”da, ancak “Mustafa Kemal’in askeriyiz” diye slogan atmayı reddedenler disipline verilebilir. Çünkü o, Türkiye Cumhuriyeti’nin yalnız kurucusu değil, ölümsüz önderi ve üzerinde yaşayan “onurlu insanların” tartışılmaz gururudur.

    FETÖ’nün TSK’ye yönelik her türlü operasyonu 2007’de başlamış, orduya, polise ve yargıya sızmış olan alçaklar, gerek açtıkları hain ve utanmaz dava ve soruşturmalarla, gerek medya ve siyasetteki uzantılarıyla TSK’ye büyük bir darbe vurmuşlardır. Aslında ilk soruşturma için savcı geldiğinde, “Buyurun dosyanızı bırakın, iddialarınızı askeri yargıda değerlendiririz” denmeliydi. TSK’nin yıpratılması ve adım adım ana kimliğinden uzaklaştırılması o günlerde başlamış, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir numaralı bekçisi, hiç hak etmediği FETÖ’nün yalan ve iftiralarla dolu saçma sapan ve yüz kızartıcı kumpas davalarına doğru çekilmiştir. Dolayısıyla, tüm bu sürecin ardından yaşanan bu olay Cumhuriyetimiz için yeni bir göçüktür.

    Başlangıcını hatırlattığımız olayların bir de son virajına bakalım.

    Eski subay yemini: “Ant içeriz ki laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına, ülkenin bölünmez bütünlüğüne, yüce Türk ulusunun namus ve şerefine, aziz vatanın bir karış toprağına uzanacak eller karşısında bizi bulacak ve kılıçlarımız daima keskin ve hazır olacaktır. Bizler Türk istikbalinin evlatlarıyız. Şerefimizle doğduk, şerefimizle yaşayacağız. Ne mutlu Türküm diyene!

    15 Temmuz sonrası değiştirilen yeni subay yemini: “Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada her zaman ve her yerde milletime ve Cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve amirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu, Türk sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, Cumhuriyet ve vazife uğrunda seve seve hayatımı feda eyleyeceğime namusum üzerine ant içerim.

    Öncelikle “Laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti” maalesef gitmiş! Cumhuriyetin “bağımsızlığı bölünmez bütünlüğü Türk ulusunun namus ve şerefi” birden gündemden düşmüş! “Aziz vatanın bir karış toprağına uzanacak eller”in, “karşılarında subayların keskin kılıçlarını bulacağı” senaryo defedilmiş.

    Atatürk milliyetçiliğinin ve ırkçılıkla savaşının en has tartışılmaz sloganı olan “Ne mutlu Türküm diyene” de kayıplar arasında! Onun yerine “millete ve Cumhuriyete doğruluk ve muhabbetle hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve amirlerime itaat” gelmiş. Cumhuriyetin bölünmez bütünlüğü yok, demokratik yapı yok, “şeref” vurgusu hiç yok!

    Aslında yeni subay metnine bakarsak bence bu metin gayet rahat Osmanlı askerleri için yazılmış da olabilirdi. Muhabbetnizam-amirlere itaat-Türk sancağının şanı-hayat feda eylemek… Niye acaba? Belki diyebilirsiniz ki kötü niyet yoktur. Siz de fazla kurcalamayın işte!

    Teğmenlerimiz, duruşlarıyla, asaletleriyle, ödünsüz Kemalist tavırlarıyla Cumhuriyetimizin ezici çoğunluğunun gurur odağı oldular. Türk milletinin onlara gösterdikleri sevgi, teveccüh ve koruma duygularını umuyorum üst mahkeme, yani Yargıtay, tabii ki hiçbir baskıya boyun eğmeden kale alacaktır.

    Peki, Cumhuriyet değerlerini yok sayan yeni metni kim, neden yazmıştır? Türk ordusunda kim “demokratik, laik, bağımsız Cumhuriyet” vurgusundan korkmaktadır? Kim “Ne mutlu Türküm diyene” diye haykıran genç subaylarımızın “şerefli” duruşundan rahatsız olmuştur? 15 Temmuz sonrası bu metin yeniden yazılmışsa tam tersine bir daha böyle şeyler ülkemizde yaşanmasın diye o değerlere vurgu yapılmalıdır!

    Geçtiğimiz pazar günü Fenerbahçe’nin “Mustafa Kemal Atatürk” Stadyumu’nda, 50 bin kişi tek yürek olarak toptan “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye gururla haykırdı. Türkiye’nin ezici çoğunluğu teğmenlerimizin, komutanlarımızın saflarındadır ve onların şanlı ordumuzdan uzaklaştırılabilmiş olmalarını hiçbir şekilde kabullenmemektedirler. CHP milletvekillerinin, oluşabilecek tazminatı maaşlarından ödeme kararı da çok alkışlanacak bir harekettir. Ülkemizin huzuru açısından bu önyargılı kararın düzeltilmesi çok yerinde olacak, ülkeyi tüm kesimleriyle rahatlatacaktır.

    Bedri Baykam

    Bedri Baykam