Etiket: barış terkoğlu

  • Barış Terkoğlu: Hapiste bebeğini bekleyen Ramazan’ın öyküsü

    Barış Terkoğlu: Hapiste bebeğini bekleyen Ramazan’ın öyküsü

    Çokluğun adaleti yokluğun üzerine kurulmuştur.

    İBB dosyasında üç tip tutuklu var. Bir, işadamları. Hani “zengin kaçar kurtulur” derler ya, çoğu itirafçı oldu. İki, siyasetçiler. Onlar ise elbette yargının hedefindeki ana isimler. Bir gün muhalefet iki elini başının arasına alır da “kamunun belediyelerini yönetirken bu patronlarla ne işimiz vardı” diye sorar mı, bilmem. Ancak bu yazının konusu üçüncüler: İBB’deki bürokratlar. Sanırım, fillerin ayağının altındaki çimenler de onlar.

    Daha önce anlattım. Biri üniversite yıllarından arkadaşım. İBB İmar ve Şehircilik Dairesi Başkanı Ramazan Gülten’den söz ediyorum.

    Karaman’dan yoksul bir ailenin çocuğu olarak gelmiş, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Şehir Plancılığı okumuştu. Mezun oldu, işini yaptı.

    AKP’li Bursa Belediyesinde 8 yıl şehir plancısı olarak çalıştı. Solcuydu, yıllarca Şehir Plancıları Odası’nda rantla mücadele etti. Son olarak İBB’ye geldi. Koca İmar Başkanı’nın tek malvarlığı Maltepe’nin tepelerinde krediyle girdiği ev ve bir arabaydı. Kaçak yapıları yıkarken mafyanın yüzünü kan içinde bıraktığı fotoğrafla hafızalara kazındı. Öğrendim ki hapse girince borçlarını ödemek için tek evini de satışa çıkarmış.

    RUHSATI OLMAYAN GARİP İNŞAAT

    Hayır, arkadaş yazısı değil. Mesele daha başka. Hani Aziz İhsan Aktaş diye bir işadamı var ya… Yıllarca iktidardan aldığı ihalelerle büyüyen ama kendisine sadece muhalefetteki belediye ihaleleri sorulan… İşte o Aktaş itirafçı olup, Gaziosmanpaşa’daki benzinlik ve AVM’den oluşan kompleksine elektrik hattı çekmek için, ortağının Gaziosmanpaşa Belediyesi’ne 300 bin dolar rüşvet verdiğini duyduğunu söyledi. Kendisi dışarı çıktı. Gaziosmanpaşa Belediye Başkanı içeri girdi. Belediye AKP’nin oldu.

    İşte ben de şu soruyu sordum: AVM’nin elektrik hattını konuşuyoruz da Gaziosmanpaşa’ya halen inşaatı süren o koca AVM ve benzinlik nasıl yapıldı? İşte önümdeki belgeler cevap veriyor.

    Anlatayım…

    İBB’nin imar ekipleri, geçen yıl 3 Mayıs’ta, Gaziosmanpaşa’da rutin kontrol yapıyordu. Bu sırada TEM otoyoluna cepheli bir akaryakıt istasyonu inşaatı tespit etti. Burası eskiden TIR garajı olarak kullanılıyordu. Şehir içinde kaldığı ve TEM’deki trafiği olumsuz etkilediği için garaj kaldırılmıştı. Arazi, imar planında “karayolu koruma kuşağı”nda kalıyordu. Yani karayollarının genişletilmesi ya da işletilmesi için ayrılmıştı. Karayolları Genel Müdürlüğü’ne “Yol inşaatı ve emniyet sahası” olarak kullanılmak üzere tahsis edilmişti. Mülkiyeti devlete aitti. Buraya herhangi bir yapı yapılamazdı.

    MEĞER DEVLET VERMİŞ

    İnşaat yerine gittiler. Sonradan Aktaş’ın ortağı olduğunu öğrendiğimiz Güven Asfalt A.Ş. adında özel bir firma yapıyor görünüyordu. İBB İmar ekipleri önce onlara sordu. Ancak inşaat ruhsatı yoktu. Ramazan’ın başında olduğu imar ekipleri inşaatın hemen durdurulmasını istedi. Ardından Gaziosmanpaşa Belediyesi’ne ve Karayolları Bölge Müdürlüğü’ne yazılar yazıldı. Ellerinde bu inşaat ile ilgili bir bilgi olup olmadığı soruldu.

    Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı Karayolları Bölge Müdürlüğü’nden 15 Mayıs’ta cevap geldi. Verdikleri bilgiye göre, söz konusu alan Yap-İşlet-Devret modeliyle 17 yıllığına Aktaş’ın ortak olduğu Güven Asfalt A.Ş.’sine kiralanmıştı. Kirası yıllık 147 milyon 788 bin liraydı.

    İhale, kamuda son dönemde gördüğümüz gibi “davet usulü” ile yapılmıştı. İnşaat da müdürlüğün bilgisi dahilindeydi. Gönderdikleri vaziyet planında, buranın “akaryakıt tesisi ve hizmet binası tesis alanı” olarak ayrıldığı görülüyordu. 38 dönümlük dev araziye İstanbul’un en büyük akaryakıt istasyonu yapılacaktı.

    Barış Terkoğlu’nun yazısının devamı

  • Barış Terkoğlu: Ey mahpus Türk gençliği!

    Barış Terkoğlu: Ey mahpus Türk gençliği!

    Şair Can Yücel, Adana Cezaevi’nde gördüğü gençleri 42 yıl önce yazmış, gazetemiz Cumhuriyet’e yollamıştı:

    “Sen ey demir parmaklıklarda barfiks yapan

    Ranzalarda parende atan

    Sportmen ve kahraman Türk gençliği”

    Aradan 42 yıl geçti. “Bir şey değişmedi” dersem o günlere haksızlık etmiş olurum. Zira devrimcilerin medresesi olan hapishaneler; şimdi bir tweet atan, söz söyleyen, mitinge katılan herkesin evi oldu.

    Bakıyorum, cumhurbaşkanı ülkeyi darbe anayasasından kurtarmaktan bahsediyor. Aynı anda DEM’liler MHP’lileri, MHP’liler DEM’lileri öve öve barış hikâyeleri anlatıyor. Sözde demokratik anayasa için 400 parmak pazarlığı yapılırken mevcut anayasadaki haklarını kullananlar hapishanelere doldurulmaya devam ediyor.

    HAPİSTEKİ GENÇLİK BAYRAMI

    Biliyorsunuz. Gazeteci Furkan Karabay iki hafta önce tutuklandı. Ne cinayet ne adam yaralama ne torbacılık… Sebebi haber, yazı ya da mesaj. İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın soruşturmalarını eleştirdiği için, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından gözaltına alınıp İstanbul cumhuriyet savcılarını hedef göstermekten tutuklandı. Yanına bir de cumhurbaşkanına hakaret süsü eklendi. Karabay, böylece 29. yaş gününü kutlayacağı gün, üçüncü hapisliğini gördü. Yetmedi. Haberlerini paylaştığı Twitter hesabı kapatıldı. Onun yerine açtığı ikinci hesabı da…

    Sırf gazetecilik yapmasın diye eli kolu bağlanmadığı kaldı!

    Öğrendim ki Furkan, bu kez 15 kişilik bir koğuşta kalıyormuş. Koğuştakiler ise aslında adını bile duymadığımız gençlermiş. 19 Mart sonrasında protestolara katıldıkları için 19 Mayıs’taki gençlik bayramına ranzalarında uyanmışlar. Bayramı hapiste kutlamışlar.

    Furkan’dan rica ettim. Her şeye rağmen gazetecilik yapıp, hapiste mikrofon imkânsız olsa da o gençlere kâğıt ve kalem uzatmasını istedim.

    Yaptı da… Bakın kimleri hapse atmışlar!

    GARİBAN BİR AİLENİN EVLADIYIM

    Semih Çağan: 25 yaşındayım. İstanbul Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nde yüksek lisans öğrencisiyim. Aynı zamanda tarım atıklarından plastik alternatifi malzemeler üreten bir firmada Ar-Ge mühendisiyim. 24 Mart günü cumhurbaşkanına hakaret gerekçesiyle şafak vakti evimden operasyonla alındım. Bizim “siyasi tutsaklar” olduğumuz söyleniyor. Ancak hiçbirimizin siyasetle alakası yok. Tek isteğimiz adil, demokratik, modern bir ülkede yaşamak. Özgürlüğüm için 30 Mayıs’taki mahkemeye gün sayıyorum. Dışarıda özgür bir ülkede yaşamak için mücadeleme devam edeceğim.

    Burak Yıldız: 18 yaşında hayata tutunmaya çalışan gariban bir ailenin evladıyım. Bize atılan suçlamalarla, daha ortada bir delil bile yokken, 70 gündür Silivri’nin soğuk bir koğuşuna hapsedildim. Burada şunu anladım ki hapse atılmak için hakkımızı savunmamız yetiyormuş. Koskocaman Türkiye Cumhuriyeti’nde bu denli saçma sapan şeylerin olması beni üzüyor. Daha adaletli ve demokratik haklarımızın korunduğu bir Türkiye’de yaşamak istiyorum.

    Eyüp Can Şahin: 18 yaşındayım. Çalışıyorum. Sadece meraktan gittiğim miting alanında polisler tarafından şiddete uğradım. Anayasal demokratik haklarımı kullanmak dışında hiçbir şey yapmadım. Protesto en temel anayasal haklardan biridir. Hakkımı kullanırken bana isnat edilen suçu gerçekleştirmedim. Zira gerçekleştirdiğime dair hiçbir hukuka uygun delil bulunmamakta. Bu süreçte işimden oldum. Ailemden ve özgürlüğümden mahrum kaldım.

    ASKERLİK PARAMI BİRİKTİRİYORDUM

    Mahsuni Kahraman: 19 yaşındayım. 18 yaşıma kadar köyümde hem okuyan hem çalışan biriydim. Son bir senedir maddi sebeplerden dolayı İstanbul’a çalışmaya geldim. Çalıştığım yerde temizlik görevlisiydim. Askere gitmeme az kalmıştı. Askerlik paramı biriktiriyordum. Sonra yeğenimle birlikte 24 Mart Pazartesi günü anlaşıp Saraçhane’ye demokratik hakkımızı savunmaya gittik. Miting bitince eve dağıldık. Sabaha karşı 5’te evimden terörle mücadele tarafından alındım. Şu an 65 gündür yeğenimle birlikte suçsuz yere cezaevinde tutuluyoruz. 30 Mayıs’taki mahkemede tahliye olmayı ümit ediyorum.

    Nuri Arslan: 28 yaşındayım. Modellik yapmaktayım. Bu esareti yaşayan birçok öğrencinin abisiyim. Başarılı, hayat dolu, pırıl pırıl bir gençlik. Ben onları iyi ki tanımışım. Siz de tanısanız emin olun çok sever ve onlarla gurur duyarsınız. Ama gerçekten burada tanışmamıza gerek var mıydı? Biz bu ülkenin bugünüyüz, yarınıyız. Dört duvar arasında bile parıldayan gençler, hapse atılarak hem ülkemize hem geleceğimize yazık ediliyor. Çünkü bizim ne başka bir ülkemiz ne de başka bir gençliğimiz var.

    Gençlik bayramının gençlerinin anlattıkları böyle…

    Barış Terkoğlu’un yazısının devamı

  • Barış Terkoğlu: İmamoğlu’nun en uzun ‘mart’ı…

    Barış Terkoğlu: İmamoğlu’nun en uzun ‘mart’ı…

    Devran bir uzun tahterevalli. Bir ucu arşta bir ucu ferşte.

    Medya, haftasonu aynı kelimelerle haberi veriyordu. Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adaylığı yürüyüşünde ilk adımı attığını anlatıyorlardı. Oysa, hani “havada bir başka koku var” derler ya… “Mert, mert ol mert” diye bağıran İmamoğlu’nun konuşmasından da kavganın adaylıktan fazlası olduğu anlaşılıyordu.

    İşte o “fazla”yı anlamak için hem İmamoğlu’nun ekibini hem de İmamoğlu’nun işaret ettiği yargı kaynaklarını aradım.

    Önce tabloyu çizelim…

    Erdoğan, İmamoğlu’nun karşısına, beş koldan yargıyı koydu. Bir, “ahmak davası”, ceza verilen dosya istinafta. İki, “münferit dosyalar”, bilirkişiyi etkilemek ya da başsavcıyı hedef göstermek gibi, davaları henüz başlamadı. Üç, “diploma soruşturması”, asıl kritik kararı İstanbul Üniversitesi verecek. Dört, “Kent Uzlaşısı dosyası”, adım adım genişleyerek İBB’ye doğru yaklaşıyor. Beş, “yolsuzluk soruşturmaları”, İmamoğlu’nun İzmir konuşmasında işaret ettiği gibi, süreç İBB’ye uzanmış durumda.

    KAPIYA DAYANAN YARGI

    Aslında hikaye, görünen köy durumundaydı. Birçok tecrübeli gazeteci, daha ilk adım atılırken, sürecin İmamoğlu’na uzanacağı öngörüsünde bulundu. Gelgelelim… İmamoğlu ve ekibi, aynı fikirde değildi. Kendilerinin hedef olmayacağını söylemekle kalmadılar. Öngörüde bulunan gazetecileri de eleştirdiler.

    İşte çarşambadan itibaren bu bakış açısı değişmiş görünüyor. Hatırlayın, Çarşamba akşamı polis, savcılığın emriyle, İBB iştirakı olan Medya AŞ.ye gitmiş, bir bilgisayarı istemişti. Konunun, İBB’den ihale aldığı düşünülen 20 şirket olduğu anlaşılmıştı. Bununla kalmadı. Perşembe günü, İmamoğlu’na yakın çok sayıda isme mali tedbir kararı alındı. İşte bu iki olay, iktidar destekli yargının İmamoğlu’nun kapısına dayandığının kabulüne neden oldu. İmamoğlu, işte bu yüzden, İzmir’de, “biraz dertleşeceğim” diye başlayan o meydan okumayı yaptı.

    Nitekim yargı kulisleri de İmamoğlu’nun algısını doğruluyor. İmamoğlu’na yakın çok sayıda ismin şirketlerine, banka hesaplarına, tapularına, araçlarına tedbir kararı alınmış. Bu isimler arasında İmamoğlu’na seçim kazandıran kampanyayı yapan Necati Özkan, İBB Spor Kulübü Başkanı Fatih Keleş gibi isimler dışında, İmamoğlu’nun aile şirketinin genel müdürü Tuncay Yılmaz da var. İmamoğlu’nun “aralarında tanımadıklarım da var” dediği isimlerin önemli bölümü ise İBB iştiraklerinden ihale alan şirketlerin sahipleri. Haliyle, önce şirket evrakları ardından tedbir kararı önümüzdeki günlerde yapılacak operasyonun habercisi gibi.

    SUÇ ÖRGÜTÜ YARATILMAYA ÇALIŞILIYOR

    Söz konusu kişilerden kamuoyunda en çok tanınlardan olan Necati Özkan’ı aradım. Tedbir kararını sordum. Özkan teyit etti:

    “Cuma günü öğle yemeğindeydim, Beşiktaş Tapu Müdürlüğü’nden bana bir sms mesajı geldi. 

    Barış Terkoğlu

    Barış Terkoğlu’nun yazısının devamı

  • Barış Terkoğlu : EKONOMİK ORTADOĞU PROJESİ

    Barış Terkoğlu : EKONOMİK ORTADOĞU PROJESİ

    “Zalimin mazlum ile celladın kurban ile dönüp durduğu dehşet çemberi bunca delilik ne kadar sürecek böyle” diyor, şiddetin intikamla büyümesini anlatan Ortadoğu şarkısı Had Gadia

    Şam’ın kapısından içeri cihatçı teröristler girdi. Suriye Devlet Televizyonu son kez Humat ed-Diyar’ı çaldı. “Niçin gelişmeyelim neden inşa etmeyelim” diye biten ve ülkenin emperyalizmden bağımsızlığını müjdeleyen marş çalarken, borsalarda inşaat hisselerinin yükseldiği haberleri geliyordu. Ayağı Suriye’ye basan her inançtan her mezhepten her kökten insanın ortak bir vatanda buluşması fikri, tarihin derin kuyusuna düştü. Dördü ülke üçü örgüt olmak üzere yedi silahlı ordunun gölgesindeki ülkede, ya intikam peşinde ya katledilme korkusuyla bekleyen topluluklar yaşıyor.

    Emperyal düzen böyledir. Milletleri dini, kanı, mezhebi adına savaştırır. Öncelikleri, stratejisi, yönelimleri değişip yeni bir denge kurulunca sizi dağılmış pazar yerine dönmüş vatansızlığınızla başbaşa bırakır. Yugoslavya’dan Irak’a, Libya’dan Suriye’ye izlediğimiz filmde olduğu gibi… Yıkımın ardından elinde inşaat çantası üstünde demokrasi kıyafeti olan adamlar belirir.

    EKONOMİK ORTADOĞU PROJESİ

    İşte tam da bahsetmenin sırası…

    Önümde, kapağında Türkiye’yi de içine alan bir haritanın olduğu 5 yıl önce yazılmış o rapor var. Türkiye’de yıllardır konuşulan RAND Corporation hazırlamış. Kuruluş, on yıllardır devlet bütçesiyle ABD Ordusu’na perspektif verecek raporlar hazırlıyor. Nitekim raporun girişinde de bu bilgi veriliyor.

    Rapor, “Levant Entegrasyonunun Ekonomik Faydalarının Tahmini” başlığını taşıyor. Ben ise adını BOP’a benzeterek EOP (Ekonomik Ortadoğu Projesi) yazıyorum“Levant” neresi derseniz; Türkiye, Suriye, Irak, Lübnan, Ürdün, Mısır’ın yanısıra İsrail-Filistin’i de içeriyor. Başlığından anlaşıldığı gibi, önce altı ülkenin ve tabii mümkünse Filistin ve İsrail’in bir Serbest Ticaret Anlaşmasıyla yanyana getirilmesini ve tabii ekonomiye fayda sağlanmasını savunuyor. Beş yıl önce yazılmış raporda, “Maksimum faydaların gerçekleşmesi” için, “Suriye ve nihayetinde İsrail-Filistin çatışmalarının bir dereceye kadar istikrara kavuşması” beklentisi anlatılıyor. Elbette en büyük iki fayda, büyük genç nüfusun ekonomiye katılması ve “Suriye’nin yeniden inşası” olarak tarif ediliyor.

    Özetle,

    Barış Terkoğlu

    Barış Terkoğlu’nun yazısının devamı

  • Barış Terkoğlu : İSRAİL’E SİLAH SATAN ŞİRKET

    Barış Terkoğlu : İSRAİL’E SİLAH SATAN ŞİRKET

    “Memleket komünist olacaksa onu da biz yaparız” sözü yıllarca Nevzat Tandoğan’a mal edildi. Bugün olsa her halde “Memlekette İsrail karşıtlığı olacaksa onu da biz yaparız” diye söylenirdi.

    Hatırlayın, İstanbul’daki SAHA EXPO Savunma Fuarı’na dünyadan pek çok şirket katıldı. Bunlardan biri de İngiliz BAE System. İslamcı gazeteci Adem Özköse, şirketin standının önünde, “Bu İsrail’in en büyük silah tedarikçilerinden biri, Gazze’de kardeşlerimiz öldürülürken buna izin vermeyelim” diye bağırınca yaka paça gözaltına alındı.

    Gelelim hikâyeye…

    Önce fuar…

    SAHA, EXPO organizatörlüğünde 2 yılda bir düzenleniyor. SAHA İstanbul’un yönetim kurulu başkanı, Baykar Genel Müdürü Haluk Bayraktar. Fuar, Cumhurbaşkanlığı himayesinde gerçekleşiyor. Dışişleri Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, Savunma Sanayi Başkanlığı, Genelkurmay Başkanlığı ve kuvvet komutanlıkları başta olmak üzere birçok kamu kurumu destekleyenleri arasında. Aselsan’dan MKE’ye kadar savunma sanayisinin kritik şirketleri de sponsorlar listesinde. Anadolu Ajansı (AA) ise medya partnerlerinin en tepesinde. Kısacası, tam bir devlet fuarı.

    İSRAİL’E SİLAH SATAN ŞİRKET

    Sonra protestocu Adem Özköse’den bahsedelim.

    Belki hatırlarsınız. 12 yıl önce çok konuşmuştuk. Suriye’deki ayaklanmayı destekleyen Özköse, Esad’ı eleştiren belgesel çekme iddiasıyla ülkeye gitmişti. Burada hapse atılan Özköse’yi kurtarmak için devletlerarası bir diplomasi yürütülmüştü. 2012 yılının mayıs ayında serbest kalan Özköse, “Beşar Esed inşallah devrilecek” demişti. Özetle, Türkiye’nin Suriye politikasının “özgürlük” sembollerinden birisiydi.

    Son olarak şirket…

    BAE System, İngiltere’nin en büyük, gelire göre dünyanın 6. büyük silah şirketi. Şirket, Gazze saldırısından beri, Filistin yanlıları tarafından protesto ediliyor. Bunun nedeni; savaş uçakları, mühimmatlar, füze fırlatma kitleri ve zırhlı araçlar için bileşenler de dahil olmak üzere BAE System’in İsrail’in en büyük tedarikçilerinden olması. O kadar ki BAE System, İsrail’e beyaz fosfor imalinde kullanılan madde ithaliyle bile suçlanıyor. Şirket hisselerinin Gazze saldırısıyla yükselişi haber oluyor.

    İşin ilginci, SAHA EXPO’ya sponsor olan AA, İngilizce yayınlarında, BAE System’in İsrail ile ilişkilerini deşifre eden yayınlar yapıyor. Örneğin 17 Nisan tarihli haberde, Silahlı Şiddete Karşı Eylem grubunun İcra Direktörü Iain Overton ile söyleşi yapan Ajans, şunları aktarmış: “BAE Systems’in İsrail’le şu anda doğrudan ilişkisi var. İsrail’e obüs sattığını biliyoruz. Aynı zamanda F-35 savaş uçakları tedarik eden bir konsorsiyumun parçası olduklarını da biliyoruz. Bu silahlar, uluslararası insani hukukun ihlalinden, soykırım iddialarına kadar her türlü eylemde açıkça kullanıldı.”

    TİCARETE DOKUNDURMUYORLAR!

    “BAE şirketi Gazze’deki soykırımdan kâr sağlıyor” yazılı pankartlar taşıyan protestocular, şirketin Londra’daki binası önünde silah ihracatının durdurulmasını istemişler. Ya da Lancashire’da şirket fabrikasını bloke etmişler. AA da bu eylemlere yer vermiş. Gelgelelim, Adem Özköse’nin aynı şirketi protestosu Türkiye’de olunca AA’da haber olmamış!

    Daha da ilginci, Kaan uçağı dahil pek çok yerli projede BAE System ile işbirliği yapıldığı resmi kaynaklarda anlatılıyor.

    Sonuç olarak…

    Erdoğan her gün “Ey Batı, İsrail’e silah vermeyi ne zaman bırakacaksın” diye çağrı yapıyor. Buna karşın İsrail’e en büyük silah tedariklerinden birini yaptığı için dünyada protesto edilen şirketle işbirlikleri bir yana, kendi himayesindeki fuarda daha çok silah satsın diye konuk ediyor. Devletin ajansı, dünyada o şirketi protesto edenleri desteklerken kendi sponsor olduğu fuardaki protestoyu haber yapmıyor. Suriye’deki çatışmalar sırasında faaliyetleri için hapsedilen Adem Özköse’yi dünyaya gösterip “zalim Esad yine yaptı yapacağını” derken kendi ülkesinde aynı kişi barışçıl bir protesto yaptığında yaka paça gözaltına alıyor. Sonra da dünyaya Filistin dersi vermeye çalışıyor. Yersen!

    Üstelik bu ilk değil. AKP yönetimi Rize’de Burger King açılışı yaparken “kahrolsun İsrail” diye bağıran akademisyen hastanelik edilinceye kadar dövüldü. İsrail ordusuna elektrik sağlayan şirketin önünde protesto yapan gençler ters kelepçeyle hapsedildi. İsrail ile ticareti yazan Metin Cihan gibi gazetecilere soruşturmalar açıldı. Bunlar olurken hükümet medyasında Netanyahu’nun evinin önünde bile İsrail protestosunun yapılabildiğini okuduk!

    İktidara göre, canınızın istediği kadar İsrail karşıtı olabilirsiniz. İsrail’e istediğiniz kadar beddua edebilirsiniz. Starbucks’ta kahve içenleri dövüp kolaları yerlere dökebilirsiniz. Yeter ki İsrail ile derin ticareti sorgulamayın! Milyonları bir yalana inandırabilirsiniz. Yeter ki elinizde büyük bir sopa olsun.

    Barış Terkoğlu

    Barış Terkoğlu

  • Barış Terkoğlu : Kandilsiz Apo, Demirtaşsız DEM

    Barış Terkoğlu : Kandilsiz Apo, Demirtaşsız DEM

    Yıkıp kurulan yalnızca oyunu değiştirir sanırsın. Oysa zamanla oyunun kuralları da değişir.

    “Eski CHP genel başkanı hakkında siyaset yasağı istendi” cümlesini sıkça duyuyoruz. Gelgelelim “Neden” diye sormuyoruz.

    Biri önümde…

    31 Ocak 2024 tarihinde, Kılıçdaroğlu aleyhinde hazırlanan iddianamede üç müşteki var. Üçü de MHP’nin tepesindeki isimler: Feti Yıldız, İzzet Ulvi Yönter, İsmail Faruk Aksu.

    Peki konu ne?

    MHP’li vekiller, Kılıçdaroğlu’nun konuşmalarıyla suç işlediğini iddia etmişler. En başa da HDP’nin hapisteki lideri Demirtaş hakkındaki sözlerini yazmışlar.

    Kılıçdaroğlu, 5 Eylu¨l 2019’da, Erdoğan’ı eleştirmiş: “Beyefendi hâkim yerine geçiyor, ‘Bunları bırakamayız’ diyor. Sen misin hâkim, ku¨rsu¨de oturan kişi mi hâkim? Hâkime diyor ki böyle karar ver, bak bırakmayacaksın diyor. Hâkim de bırakırsa başına hangi felaketlerin geleceğini biliyor.”

    23 Eylül 2019’da ise gazetemize konuşmuş: “Türkiye’de adaletin olmadığını, siyasal baskıların yargıçlar üzerinde de sürdürüldüğünü herkes biliyor. Selahattin Demirtaş’ın tahliye edilmesi gerekirken siyasal iktidarın talebi u¨zerine tekrar tutuklanması aslında bir hukuk faciasıdır.”

    20 Haziran 2019’da da Gazete Duvar’a: “Kürdistan lafını kullandı diye milletvekilini parlamentodan atıyorlar ama eski başbakan, eski TBMM başkanı kullandığı zaman, kendi partisinden olduğunda hiçbir şey olmuyor. İyi de o adamı niye hapse attınız? Ne işi var Selahattin Bey’in hapiste? Kaldı ki hiçbir siyasetçi siyasal düşüncelerinden dolayı hapse atılmamalı.”

    Uzatmayayım…

    MHP’nin tepesindekiler, Demirtaş’ın suçlu olduğunu, Kılıçdaroğlu’nun konuşmalarıyla suçu ve suçluyu övdüğünü, hatta devlet organlarını aşağıladığını iddia ederek savcıya gitmiş.

    İşin ilginci, Ankara Cumhuriyet başsavcı vekili de MHP dilekçesini iddianameye dönüştürmüş. Kılıçdaroğlu hakkında zincirleme şekilde suçu ve suçluyu övmekten ceza istemiş. Ayrıca siyasi yasak da talep etmiş.

    ÖCALAN-DEMİRTAŞ ÇELİŞKİSİ

    İşte o MHP…

    Yaptığı konuşmalar nedeniyle hapse atılan Demirtaş’ın yargılamasını eleştirmenin suç olduğunu söyleyen MHP…

    Demirtaş’ın hapisten çıkmasına dair fikir belirtenin hapse atılmasını isteyen MHP…

    Milletvekili dokunulmazlığını, siyasi parti genel başkanlığını umursamadan Kılıçdaroğlu’nun bu yüzden cezalandırılmasını isteyen MHP…

    Şimdi, Öcalan’ın tahliyesi için nasıl oluyor da infaz düzenlemesi istiyor? Nasıl oluyor da cezaevinden çıkarılıp Meclis kürsüsünden konuşturulmasını talep ediyor? Nasıl oluyor da Kavala-Demirtaş için AİHM kararlarını uygulamayın diye diretirken bugün Öcalan hakkında AİHM’nin verdiği “umut hakkı”nı öneriyor?

    Sahi, MHP’nin tepesindeki üçlü, Bahçeli için de savcılığa dilekçe verecek mi?

    Elbette cevaplar belli. “Birinci çözüm süreci”nde olduğu gibi ikincisinde de ana dert; demokrasi, insan hakları, yurttaşların sorunlarının çözülmesi, yanlış hukuk kararlarının düzeltilmesi değil. İktidar bloku hem yeni bir oyun kuruyor hem de kurduğu oyun alanını genişletiyor.

    AKP-MHP’NİN ÜÇ HEDEFİ

    MHP’den gelen açıklamalarda kullanılan “devlet aklı” ifadesi, Bahçeli’nin çıkışının MHP buluşu olmadığını, Erdoğan ve güvenlik bürokrasisiyle planlama yapıldığını gösteriyor. Öcalan’ın yapacağı açıklamaya duyulan güven ve “ne Kandil ne Edirne, adres İmralı” söylemi ise Öcalan ile görüşmelerin adım atma aşamasına geldiğini gösteriyor. 2023 seçimlerinde “Çözüm adresi Meclis” diyen muhalefeti hain ilan eden iktidarın bugünkü tavrı ise çözüm denilen pazarlıkların yine kapalı kapılar arkasında süreceğini anlatıyor.

    Gazze ile başlayan operasyonun İran’a doğru yayıldığını gören iktidar hem Öcalan üzerinden bölgesel Kürt kartını eline almaya çalışacak. Hem anayasa konusunda kırmızı çizgileri belirsiz DEM’i Öcalan üzerinden Meclis’teki 400 vekil denklemine sokacak. Hem de beş senedir kendiliğinden bir blok olarak hareket eden muhalefeti parçalayarak ve karşı cephesinde doğallığında konumlanmış Kürt yurttaşların iktidarla ilişkisini yeniden tanımlayarak seçime doğru giden yolda yeni bir denklem kuracak.

    Meselenin ilginç bir yanı ise birinci çözüm sürecinde engel sayılan CHP’nin yöneliminin, iktidarın bugünkü adımlarını tamamlar nitelikte oluşu. Haliyle ikinci çözüm sürecinin en güçlü karşıtı MHP dışı keskin milliyetçilerin bloku olacak.

    Erdoğan 22 yıldır her ittifakını bir düşmanla denkleştirdi. Her havucunun ardında bir de sopa tuttu. Birinci açılım süreci “demokrasisi”nin faturasını hapishanede ödeyenleri hatırlayın. Bu dönemde de içeriden çıkacakların yerini belli ki yol üstünde engel olan başkaları dolduracak.

    KANDİLSİZ APO-DEMİRTAŞSIZ DEM

    Bahçeli kürsüden çağrı yaptı, yolu ülkü ocaklarından geçmiş ve organize suçlardan hapiste olan Kürşat Yılmaz ve Alaattin Çakıcı dışarı çıktı, Bahçeli’yle kucaklaştı.

    Bahçeli kürsüden çağrı yaptı, yolu ülkü ocaklarından geçmiş ve FETÖ’den hapiste olan Mümtaz’er Türköne dışarı çıktı, Bahçeli’yle kucaklaştı.

    Tarih; Devlet Bey’in tekerrürü ise Öcalan’ın istikbali az çok belli. Sahi Bahçeli’nin vefa gösterdiği Türköne, iktidara çalıştığı birinci çözüm sürecinde, “Osmanlı gibi büyük düşünülmesini öneriyorum, (başıbozuk) Apo’ya paşa rütbesi verilebilir, Bodrum Türkbükü’ne gönderilmesini öneriyorum” teklifinde bulunmamış mıydı? Muhtemelen içeride ve dışarıda kurulacak yeni denklemin ana aktörü, ülkücü Türköne’nin deyimiyle “Türkbükülü Apo Paşa” olacak! Kandilsiz Apo, Demirtaşsız DEM dönemin ruhunu temsil edecek.

    Tarihin hükmünü uygulayışından yalnız onu bir seyirci gibi izleyenler şikâyetçidir.

    Barış Terkoğlu

    Barış Terkoğlu’nun yazısı

  • Barış Terkoğlu: E-Nabız Kişisel Sağlık Kaydı Sistemi

    Barış Terkoğlu: E-Nabız Kişisel Sağlık Kaydı Sistemi

    E-Nabız’ın satış hikayesini bu köşede anlatmıştım.

    E-Nabız Vatandaş Portalı Hk; | Özel Medinova Hastanesi

    Aslında geçen yıl T24’te Asuman Aranca’nın haberi sayesinde olan biteni öğrenmiştik. E-Nabız sistemini ilk tasarlayan şirket olan Bilbest isimli firma, daha sonra sistemi sürdüren Tiga isimli şirketten, “e-Nabız uygulamasını Katar’a kendi mülkiyetindeymiş gibi satması” nedeniyle şikayetçi olmuştu. Aranca’nın aktardığına göre, Tiga, Sağlık Bakanı Yardımcısı Şuayip Birinci’ye yakındı. E-Nabız üzerinde iki firmanın kavgası sürerken, Birinci, yakınlık iddialarını doğrularcasına, E-Nabız’ın satışını sızdırdığı iddia edilen Bakanlık danışmanları ve Bilbest hakkında, “ihaleye fesat ve rüşvet” iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuştu. Bakanlık çalışanları gözaltına alınıp yargılanmıştı.

    Sağlık Bakanlığı çalışanlarının, sonunda beraat ettiğini yazdım. Bu sırada, gerekçeli karara “e-Nabız uygulamasının Katar’a satılmasının deşifre edilmesi nedeniyle kendilerinden intikam alındığı” ifadelerinin yansıdığını söyledim.

    Aslında yazarken uyarılmıştım. Zira bu konu, “cıs!” denilen meselelerden biriydi. Nitekim hikâye çok konuşulduğu gibi, Bakanlık ve Tiga isimli şirket konu üzerine açıklamalar yaptı.

    Gelelim benim bulgularıma…

    ARAP MEDYASINDA SATIŞ

    Önce şunu söyleyeyim. E-Nabız uygulamasının satışı ile uygulamadaki vatandaşlara ait sağlık verilerinin satışı birbirinden farklı şeyler. İlki ticari bir mesele. İkincisi ise açık suç. Haliyle, vatandaşların “veriler tehlikede mi” endişesi Türkiye gerçeğinde haklı olsa da mahkemeye yansıyan tartışma sadece “uygulamanın satışı”na dair.

    Peki Sağlık Bakanlığı ne dedi: “E-Nabız Kişisel Sağlık Kaydı Sistemi, Bakanlığımızın amaç ve hedefleri doğrultusunda tasarlanarak geliştirilmiş ve tüm unsurları ile Sağlık Bakanlığına aittir. Sağlık Bakanlığından izin almadan hiçbir ülkeye satılamaz ve Bakanlığımızdan izinsiz kullanılamaz.”

    E-Nabız projesinde hakkında dava açılan şirketin sahibinin Gazeteci Cüneyt Özdemir’e yaptığı açıklamayı da aktarayım: “Veriler değil Katar’a özel ayrı bir yazılım satıldı.”

    Bu aşamadan sonra acaba Arap medyasında bir şey çıkmış mı diye baktım. 18 Kasım 2022’deki haber, Katar ile Tiga arasında, sağlık alanında bilişim teknolojileri için, 5 yıllığına 320 milyon Katar Riyali (88 milyon dolar) değerinde bir anlaşma yapıldığını haber veriyor.

    Yani gerçekten de Tiga, tam da E-Nabız’a benzer bir çalışmayı, çalışanların söylediği tarihlerde ve söyledikleri rakama yakın şekilde Katar’la yapmış.

    BİLİRKİŞİDEN E-NABIZ RAPORU

    Gelelim E-Nabız’ın durumuna…

    E-Nabız sistemi 2014’te Bilbest tarafından tasarlanarak Bakanlığa kullanım hakkı verilmiş. O tarihten sonra, fikri mülkiyeti Bilbest’in olmak üzere, Sağlık Bakanlığı E-Nabız sisteminin kullanım haklarına sahip olmuş. Bakanlık, 2016 sonundan itibaren ise sistemin işletmesi için Tiga ile çalışmaya başlamış. Bu sırada E-Nabız’ın kodlarını Tiga ile paylaşmak için sistemi kuran şirketten izin de istemiş. Şirket de sadece sistemin kullanımı için bu kodların paylaşılmasına izin vermiş.

    İşte kavga da buradan sonra başlamış. Zira Bilbest’e göre Tiga bu aşamadan sonra E-Nabız’ın üzerine konmuş. Tiga’ya göre ise bu kodları gördükten sonra kendileri E-Nabız benzeri uygulamaları yeniden tasarlamışlar.

    Elbette hakimler bu düzeyde bilgisayar bilmiyor. Konuyu bilişim uzmanlarına havale etmişler. Hazırlanan 5 kişilik bilirkişi heyeti raporu, E-Nabız’ın kopyalanarak yeni bir yazılım üretildiği, bunun bir ihlal olduğu kanaatine varmış.

    Dahası…

    Barış Terkoğlu’nun yazısı

  • Barış Terkoğlu : 2023 yılından cepte kalanlar

    Barış Terkoğlu : 2023 yılından cepte kalanlar

    Koca yıl bitti. Bugün yeni yılın ilk günü. Tahmin ediyorum, pek de yazı okumaya niyetiniz yok. Ama durun, 1 Ocak, 31 Aralık’ın ertesi, 2 Ocak’tan önceki gün sadece. Yani hayat devam ediyor.

    Hani yılsonunda geçen yıldan artanlar toplanır ya… Sizin için cebimde kalanları bir araya getirdim.

    İlk hadisesi değilmiş!

    KAZA MI CİNAYET Mİ

    İçimizde yaradır. Somali cumhurbaşkanının oğlu Muhammet Hasan Şeyh Mahmut, motosikletli kurye Yunus Emre Göçere çarpıp öldürdü. Sonra da yargı marifetiyle elini kolunu sallayarak kaçıp gitti. Pek de sorgulamadık. Diplomatik bir aracı neden cumhurbaşkanının oğlu kullanıyor? Böyle “baba malı”na dönmüş kaç diplomatik araç var? Neyse Afrika’da olsa sorardık, burası Türkiye!

    Asıl dikkat çeken ise Şeyh Mahmut’un görüntülerde adeta hedef alır gibi kuryeye çarpması. Biraz üstüne düşünce ilginç bir bilgiyle karşılaştım. Bu, Şeyh Mahmut’un ilk trafik hadisesi değildi. Daha önce, İstanbul Ataşehir’de, L.A. isimli bir kadınla tartışmış, ardından takip edip trafikte sıkıştırmıştı. L.A. yaşadıklarını dün gibi hatırlıyordu.

    Keşke kurye Göçer ile Şeyh Mahmut arasında olay anından önce bir trafik tartışması olmuş mu bakılsa diye düşündüm. Kamera kayıtlarının geriye doğru taranmasıyla bu olay açıklığa kavuşabilirdi. Dosyayı bilenlerden öğrendim ki maalesef böyle bir araştırma yapılmamış. Olay bu açıdan sorgulanmamış. Böyle bir araştırma belki de kaza sandığımızın bir cinayet olduğunu açığa çıkarabilir

    ARAP EMPERYALİZMİNİN BEDELİ

    Adeta bir yılbaşı armağanı oldu. Galatasaray ve Fenerbahçe hem Suudilere hem de AKP iktidarına onur dersi verdi. Öyle ya Türkiye 80 senedir Amerikan emperyalizmini tartışıyor. Fakat aklımız almasa da bir Arap emperyalizmiyle de karşı karşıyayız. Limanların, otellerin, bankaların, enerji varlığının Arap sermayesine satılması yetmedi; kültür, dil, nüfus hatta dış politika Arap emperyalizminin tahakkümü altında. Üstelik bunlar sözde milliyetçi iktidarın kanatları altında yaşanıyor.

    Gelelim futbola…

    Barış Terkoğlu’nun yazısının devamı

  • Barış Terkoğlu : Dilan Polat olayının arkasındaki savaş

    Barış Terkoğlu : Dilan Polat olayının arkasındaki savaş

    Bir zamanlar Yeşilçam’ın fakir ama gururlu jönleri vardı. İyilik karşılıksız olduğu için yürekleriyle kazanırlardı. Sonra konaklarda çekilen diziler geldi. Ancak Dilan Polat olayı bize bir ders verdi. Diziler ne gösterirse göstersin, toplum görgüsüz zenginleşmeye öfke duyuyor. Ait olduğu sınıfı bilmiyor ama ömür boyu çalışsa da hangi sınıfa ait olamayacağını görebiliyor.

    Peki yargı adına Polat hikâyesinden çıkarılacak ders var mı?

    Diyeceksiniz ki ne güzel işte, hep eleştirdiğiniz yargı olayın peşini bırakmıyor. Karaparanın üstüne gidiyor. Evet haklısınız ama bir durun.

    Polat dosyasını İstanbul Anadolu Adliyesi Savcısı G.K. soruşturuyor. Ancak aynı olay Çağlayan Adliyesi’nde de soruşturuluyormuş. Eldeki delillere rağmen nedense bir türlü adım atılmıyormuş. Adliyedeki savcı devreye girdikten sonra her şey çorap söküğü gibi gelmiş.

    Bunu neden hatırlattın diyeceksiniz… Tam da Savcı G.K’nin öyküsü nedeniyle. G.K. daha önce Çağlayan Adliyesi savcısıydı. Türkiye’nin gündemindeki kritik davalara bakıyordu. Gelgelelim sonrasında başsavcı ve vekiliyle ters düştü. Hakkında soruşturma açıldı. Bu süreçte Anadolu Adliyesi’ne gönderildi. İşte bu noktada önemli bir detay var…

    Barış Terkoğlu’nun yazısının devamı

  • Timur Soykan : Soylu-İmamoğlu küfürlü tartışma

    Timur Soykan : Soylu-İmamoğlu küfürlü tartışma

    Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu’nun son kitabı “SS” raflarda. Süleyman Soylu’nun biyografisini yazsalar “baskı döneminin hırçın sopası” bu kadar net anlaşılmazdı. Karanlık dönemin fotoğrafı ortaya seriliyor.

    Türkiye’de AKP iktidarının istibdat dönemi anlatılırken hiç şüphesiz buna direnen gazeteciler Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan için ayrı sayfalar açılacak. İyi habercilikleri, muhakeme yetenekleri, güçlü kalemleri ve cesaretleriyle bu ülke tarihinde onurla anılmayı hak ediyorlar. Sadece gerçekleri yazdıkları için aylarca hapis yattılar, tehdit edildiler, kumpaslara uğradılar ve bir adım geri atmadılar. Silivri Cezaevi’nde hapsedilirken duruşma salonlarındaki beyanları, gerçek gazeteciliğin, hakikate bağlılığın ve bedelleri göze alıp dik duruşun kitabı olur.

    Gazeteciliklerini kitapları ile taçlandırmaları da bu ülke için ne büyük şans. ‘Barış’ların kitaplarında skandallarla, yeni özel haberlerle karanlık dönemin portreleri çıkar ortaya. Ve tüm bunları sarih anlatmayı başarırlar.

    Şimdi Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu’nun, Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan son kitabı ‘SS’ raflarda. Süleyman Soylu’nun biyografisini yazsalar ‘baskı döneminin hırçın sopası’ bu kadar net anlaşılmazdı. Her biri haber olan 42 bölümün sonunda sadece Süleyman Soylu değil, karanlık dönemin fotoğrafı ortaya çıkıyor.

    O fotoğrafta…

    Timur Soykan’ın yazısının devamı